[Anasayfa] [Hakkımızda] [Dosya] [İletişim] [Sendika.Org]
 
Ülke Arşivi:
· Arjantin
· Bolivya
· Brezilya
· Dominik Cumhuriyeti
· Ekvador
· El Salvador
· Guatemala
· Guyana
· Haiti
· Honduras
· Kolombiya
· Kostarika
· Küba
· Latin Amerika Genel
· Meksika
· Nikaragua
· Panama
· Paraguay
· Peru
· Porto Rico
· Surinam
· Uruguay
· Venezüella
· Şili


Tema Arşivi:
· Anti-ALCA & Anti-Kapitalizm hızlı okuma 7 günde ingilizce Dizi izle,full dizi izle,
· Ekoloji & Tarım escort escort bayan istanbul escortbets10seo linux hack
· Emperyalizm, Direniş & Kıtasal Bütünleşme
· Gençlik hareketleri
· Kadın & Cinsel Özgürlük Hareketleri
· Kamulaştırma
· Seçimler & Partiler
· Toplumsal Eğitim & Toplumsal Sağlık
· Yerli Halklar & Otonomi
· İnsan Hakları
· İsyan, Devrim & Sosyalizm


Yazar Arşivi:
· Alan Woods
· Christian Parenti
· Cüneyt Göksu
· Eduardo Galeano
· Federico Fuentes
· Fidel Castro Ruz
· Güneş Çelikkol
· James Petras
· Metin Yeğin
· Tom Lewis



Tersinden bir soru: Küba Venezüella olur mu? (2) – Soner Torlak
- - 28 Kasım 2008

“Küba Venezüella olur mu?” sorusu ilk sorulduğunda1, aynı zamanda, Küba yönetiminin özellikle son zamanlarda Çin Halk Cumhuriyeti ve Venezüella’yla artan ekonomik ilişkileri çerçevesinde ülkede bir meta ekonomisinin kurulup kurulmadığı da sorulmuş ve “ihtiyaç duyulan her bir ürünün devlet planlamasına tabi biçimde dağıtılması kuşkusuz imkânsızsa da, bu ürünleri satın almak adına daha fazla çalışmanın özendirilmesi ve daha fazla çalışanın ve kazananın daha fazla tüketebilmesi, mülkiyet ve miras haklarıyla birleştiğinde, orta ve uzun vadede çok derin ve geri döndürülemez toplumsal eşitsizliklerin yaratılmasına neden olabilir” şeklinde bir çekince belirtilmişti.


Yazıda, Küba’da Raul Castro’nun devlet başkanlığına gelmesinin ardından başlayan “reformlar”ın, özel üreticiler/pazar mekanizması, ücret makasının açılması/ekonomik teşvik ve özel mülkiyet/miras hakkı gibi başlıklarda ciddi belirsizlikler ve sıkıntılarla malûl olduğu iddia edilmiş, sonuç olarak, “Küba’daki reformları izlerken, propagandif-ajitatif lafazanlığa prim vermemek bir yanıyla önemliyken, Küba’daki sürecin başını alıp kapitalizme doğru gittiğini iddia etmek de çok gerçekçi görünmüyor. Ancak özellikle Küba Devrimi’ni temsil eden başta Fidel Castro ve Raul Castro olmak üzere Kübalı aydınların ve bilim adamlarının da gerçekleştirilen dönüşümlerin gerekli olduğunu ispatlamak amacıyla zamanında Sovyetler Birliği’nde çokça yapılan “teoriye uydurma” tuzağına düşmemesi gerekiyor” tespitine yer verilmişti. 


Burada ise Küba’nın, kıta çapında entegrasyon tartışmalarının alevlendiği ve buna dönük çeşitli kurumsal mekanizmaları hayat geçirmek adına somut adımlar atıldığı son yıllarda, dış politikada Venezüella eksenli bir hattı takip edip başlamaya başlamadığı ve Küba hükümetinin bölgedeki devrimci özne ve iktidarlarla kurduğu ilişkinin temel ilkelerinde bir değişme yaşanıp yaşanmadığı sorgulanıyor.


FARC sorunu: Devlet çıkarı mı? Devrimci dayanışma mı?2


Hatırlanacağı üzere, Küba Devrimi’nin lideri Fidel Castro’nun ve Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez’in aynı hafta içinde FARC-EP’e elinde bulundurduğu rehineleri kayıtsız şartsız serbest bırakma ve hatta silahlı mücadeleye son verme çağrısında bulunmaları ciddi tartışmaları da tetiklemişti. Bir dönem sömürgecilere karşı savaş veren Afrika ülkelerine Kübalı gönüllülerden oluşan askeri taburlar gönderen Küba hükümeti, özel olarak da Fidel Castro, Kolombiya’daki gibi açıkça faşist bir rejime karşı silahlı mücadele veren ve kendisini Marksist-Leninist olarak tanımlayan FARC-EP’in varlığının emperyalizme, bölgeye müdahale edebilmesi yönünde bahane sağladığını söyleyecek kadar ileri gidebilmişti.


Kaldı ki bu dönem, FARC-EP’in elinde bulunan 700’den fazla rehinenin Kolombiya hapishanelerinde bulunan 500 örgüt üyesi tutukluyla takas edilmesi teklifiyle başlayarak hiçbir tutuklu militanın serbest bırakılmaması karşılığında birçok rehinenin tek taraflı bırakılması ve örgütün merkez komitesinden üç kişinin de dahil olduğu yüze yakın savaşçısının katledilmesiyle sonuçlanarak, FARC-EP açısından büyük bir kayıp oldu. İnsani takas müzakerelerine iyi niyetle katılan ve bu nedenle güvenliğinde ciddi zaaflar verme riskini göze alan FARC-EP, onlarca yıldır kontrol ettiği Kolombiya topraklarının üçte birinin resmen tanınması yönünde ciddi bir adım atamamanın ve Kolombiya cezaevlerinde işkence altında yatan yoldaşlarının birini bile kurtaramamasının yanında, bölgenin “ilerici” hükümetlerinden (Küba, Venezüella ve Ekvador) bir de “kendini dağıt” çağrısı aldı.


Oysa ki FARC-EP’in verdiği silahlı mücadelenin meşruiyeti, Kolombiya’daki faşist rejimin askerleri, polisleri ve kontrgerillalarıyla daha güzel bir dünya için mücadele veren insanları sokak ortasında ya da evlerini basarak çocuklarının gözlerinin önünde katletmesiyle her gün yeniden tazelenmekteydi. Kaldı ki FARC-EP, her fırsat bulduğunda halkçı ve demokratik bir rejimin inşa edilmesine yönelik elinden geleni yapacağına dair güvence vererek tek taraflı açılımlarını yapmış ancak Kolombiya hükümetlerinin bu açılımları örgütü yok etmek için bir fırsat olarak kullanması nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmıştı3.


Fidel Castro’nun söylediklerinin, resmi bir göreve sahip olmaması nedeniyle Küba hükümetini bağlamadığı iddia edilebilirse de, hükümetten bu sözlere herhangi bir tekzip gelmemesi ve dış politika yöneliminde herhangi bir aksi karara imza atılmaması, Castro’nun FARC-EP üzerine söylediklerinin Küba hükümeti açısından da geçerli olduğunu göstermektedir. Öte yandan Küba hükümeti, insan hakları sicili berbat olan ve her tür ilerici siyaseti şiddetle tasfiye etmeye çalışan Kolombiya hükümetiyle ise diplomatik ilişkilerini sürdürebilmektedir.


Bugün Kolombiya başkanı olan Alvaro Uribe, 2002 yılında ortaya başkan adayı olmak üzere çıktığında, ülkedeki muhalifleri her gün katleden, uyuşturucu ticaretinin bekçiliğini yapan ve milyonlarca köylüyü sürerek topraklarına el koyan kontrgerillalar kırsal bölgelerde ev ev dolaşarak Uribe’nin “kendi adayları” olduğunu ve ona oy vermedikleri takdirde bölgede kitlesel bir katliam yapacakları tehditlerini savuruyorlardı. Kontrgerilla timleri bununla kalmayarak etkili oldukları bölgelerde herhangi bir muhalif unsurun seçim çalışma yapmasını da imkânsız hale getiriyorlar, muhalif bir aday adına çalışma yapan kişileri kaçırarak işkenceyle katlediyorlardı.
Alvaro Uribe’nin 2002’de kazandığı seçim zaferi, bir diğer yandan da 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında terörle mücadele adına hassas açılımlar başlatan Bush hükümetinin maddi ve manevi yardımları üzerine oturuyordu. Topraklarının geniş bir kısmı komünist gerillaların denetiminde olan bu “saldırı altındaki demokrasi”nin yardım çığlıklarına ABD hükümeti, ülkeye “Plan Kolombiya” kapsamında 2000 yılından bu yana toplam 5.5 milyar dolar tutarında askeri ve nakdi yardım yaparak cevap verdi.


Plan Kolombiya adıyla anılan kapsamlı strateji, Kolombiya’nın içindeki muhalif unsurların ordu ya da kontrgerilla tarafından şiddet kullanılarak tasfiye edilmesinin yanı sıra, bölgede ortaya çıkan ve ABD’nin Latin Amerika stratejisini ciddi zararlara uğratan sol iktidarlara karşı da gerektiğinde topyekûn savaşmaya hazır bir silahlı kuvvet yaratmayı hedefliyordu. Plan Kolombiya aynı zamanda iki ülkenin ortak askeri eğitimler yapmasını ve her türlü istihbaratı paylaşmasını ve de gerektiğinde beraber askeri operasyonlar gerçekleştirmesini de öngörüyordu.


ABD hükümetleri son 7 yıl içinde Kolombiya’ya, 1500 askeri danışman ve özel kuvvetleri, düzinelerce İsrailli komando ve “eğitimciyi”, 2 bin paralı askeri ve 200 bin kişilik güçlü Kolombiya ordusuyla yakın ilişki içinde çalışan 10 binden fazla paramiliter gücü de içeren 6 milyon dolarlık askeri yardımda bulundular. Bu plan dâhilinde yeniden yapılandırılan militarist Kolombiya rejimi hâlâ Washington’un Latin Amerika’daki ileri askeri kalkanı, özellikle de, anti-emperyalist Chavez hükümetini istikrarsızlaştırmak ve devirmek için en önemli siyasi-askeri araç olmayı sürdürüyor.


Bütün bunlarla beraber düşünüldüğünde, Kolombiya topraklarının üçte birine karşılık gelen bir alanı on yıllardır yöneten ve bu sayede Kolombiya ordusu ve kontrgerillaların ülkenin üçte birinde faaliyet gösterememesini sağlayan FARC-EP’in varlığına dönük bu tür bir “devlet çıkarı eksenli” tartışmanın ne kadar ahlak dışı olduğu daha iyi anlaşılabilir. Kısaca FARC-EP, Kolombiya halkının demokratik ve insan haklarına saygılı bir rejimde yaşamaya dönük arzularının araçlarından ve Kolombiya’ya sınırı bulunan Ekvador ve Venezüella gibi ilerici rejimlerin mevcudiyetinin teminatlarından biridir.


Bu bağlamda Küba hükümetinin bölgede mücadele eden gerçek anlamda devrimci bir örgüt olan FARC-EP’e dönük olarak devrimci dayanışma ve enternasyonalizm çerçevesinde bir politika izlemek yerine, Küba Devrimi’nin de silahlı bir mücadelenin sonucunda gerçekleştirilmiş olduğu en hafif tabirle yok sayılarak açıkça FARC-EP’in siyasal meşruiyetini azaltmaya ve tecrit etmeye yönelik bir politik eksende hareket ettiği söylenebilir. Bu ise açıkça gayri ahlaki bir durumdur.  


Entegrasyon sorunu: Ticari birlik mi? Sosyalist birlik mi?


Venezüella’da Hugo Chavez’in, iktidara gelmesinin ardından Latin Amerika çapında entegrasyona dönük ve ABD karşıtı bir dış politika ekseni örmeye başlaması dünya ilericilerini heyecanlandıran gelişmelerden biri olarak varlığını koruyor. Kıta ülkelerinin uzun zamandır ilişki kurmaktan çekindikleri Küba’yla diplomatik, ekonomik, siyasal ve kültürel bağlarını yeniden tesis etmeleri de entegrasyon sürecinin kuşkusuz en önemli meyvelerinden biri olarak görülüyor.


ABD’nin önce Venezüella’da Chavez hükümetine karşı desteklediği askeri darbenin boşa çıkartıldığı 2002 yılından bu yana Latin Amerika’da ciddi bir siyasi hegemonya kaybı da yaşamakta olduğunu biliyoruz. Bu kayıp, Irak savaşı’nda batağa saplandığı ve ekonomik göstergelerin sinyal vermeye başladığı 2005 yılından bu yana daha da artmış durumda. Öte yandan Venezüella, Küba, Bolivya, Arjantin, Brezilya, ALBA ve ALBA Bankası bölgede ABD eksenli ticaret antlaşmalarının (ALCA, NAFTA, FTA) alanlarını büyük oranda daraltması ve bu antlaşmaların işlevsiz hale gelmeleri, IMF ve Dünya Bankası’nın Latin Amerika’dan neredeyse tamamen sökülüp atılması, ALBA’nın “adil ticaret bloğu” adı altında yürüttüğü ülkeler arasında karşılıklı bağımlılığa dayanan ve küçük ülkelerin borç batağına sürüklenmeyecekleri bir finansal yapının -en azından- altyapısının kurulabilmiş olması gibi gelişmeler, ABD’nin bölgede yıllardır uyguladığı klasik finansal sömürü çarklarını işlemez hale getirdi. Öte yandan yine Güney Amerika devletlerinden müteşekkil Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), And Devletleri Birliği (CAN) ve MercoSur gibi uluslararası kuruluşlardaki ABD etkisi de inanılmaz ölçüde zayıflıyor4. 


Ancak, Latin Amerika’da bölge çapında işbirliğine gitme iradesini gösteren bütün ülkelerin “entegrasyon”dan aynı şeyi anlamadığını en başta not edelim. Özellikle büyük ekonomiler olan Brezilya ve Arjantin’in entegrasyondan, ABD müdahalesini sınırlayan bir güç birliğiyle birlikte görece burjuva demokratik bir siyasal rejimin istikrarını sağlamayı ve bölge ülkeleri arasında gümrük duvarlarını kaldıracak avantajlı bir iç Pazar kurmayı anladıkları söylenebilirken, Venezüella, Bolivya, Ekvador ve Küba’nın ideolojik tonu daha solda ve ABD’nin hegemonik alanını daha fazla daraltan, hatta emperyalizmin olası tecavüzlerine karşı askeri kanadı da olan bir entegrasyonu hedeflediklerine şüphe bulunmuyor.   


Bununla beraber Latin Amerika ülkelerinin ekonomik entegrasyon çabalarının Pazar ekonomisinden görece de olsa özerk olmaması ve ikili antlaşmalar ekseninde özellikle Brezilya ve Arjantin’in daha fazla kendi çıkarları ekseninde hareket etme eğiliminde olmaları da ciddi sorunlardır. Bundan daha ciddi olan sorun ise, Küba’da son dönem dâhilinde hayata geçirilmeye başlanan reformların, ülke dâhilinde giderek güçlenecek bir pazar mekanizması yaratacak ve özel mülkiyetin sistemdeki ağırlığı arttıracak nitelikte olmasıdır. Küba’nın diğer kapitalist ülkelerle kurmakta olduğu ikili ilişkiler, tek başına düşünüldüğünde sosyalist bir devletin zorunlu olarak gerçekleştirdiği ticari faaliyetler olarak anlaşılabilir. Ancak sistemde bu tür bir dış ticaret ekseninin “reformlar”ın sistemde açtığı gediklere akması ve Küba’nın klasik bir meta ekonomisine dönmesi de muhtemeldir.  


Rusya/Çin Sorunu: Anti-emperyalist ittifak mı? Yeni emperyal güçlerle işbirliği mi?5


ABD hegemonyasının dünyanın birçok yerinde zayıfladığına dair belirtilerin mevcut olduğunu söyledim. Özellikle Rusya’nın son zirveyle birlikte NATO’nun genişlemesine karşı jeopolitik olarak baskın olduğu bölgede uzlaşmaz bir tavır alacağına dair belirtiler göstermesi ve Hindistan’ın bir yandan ABD’yle bağlarını sıkı tutmaya çalışırken diğer yandan Çin merkezli hareket eden Şangay İşbirliği Örgütü’ne (SCO) gözlemci olarak katılmak gibi bir ikili oyun oynaması bunun en belirgin örnekleri. Çin Halk Cumhuriyeti ise uzun yıllar boyunca uyguladığı sert devlet kapitalizmi sonucu elinde biriken inanılmaz oranlarda sermayeyi, bölgede ve dünyada pazarları aşan bir aşırı üretim ve ultra-sanayileşme yatırımları gerçekleştirmek amacıyla kullanıyor. 1996 yılında Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’la birlikte kurduğu Şanghay Beşlisi, 2001’de Özbekistan’ın da katılımıyla Şangay İşbirliği Örgütü’ne dönüşen Çin Halk Cumhuriyeti, dünya nüfusunun yarısından fazlasının oluşturduğu bir pazarı, şimdilik ABD’nin kontrolünün dışında bırakmış durumda. Örgütün gözlemcileri olan Pakistan, Hindistan, Moğolistan ve İran’la birlikte Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ile de flört ettiğini ve ABD’nin örgüte gözlemci olarak katılma isteğinin kesin bir dille reddedildiğini de belirtmek gerek.  


Kuşkusuz ABD’nin özellikle son finansal krizle iyice su yüzüne çıkan zafiyetinin dünyanın her yerinde merkezkaç eğilimleri tetiklediği bir gerçekse de bu merkezkaç eğilimlerin birer “anti-emperyalist ittifak” olup olmadıkları cevaplanması gereken bir soru. Özellikle Çin ve Rusya’nın hem ekonomik hem de siyasi etkileri nedeniyle itici gücü oldukları bu “alternatif uluslararası örgütler”, emperyalizme karşı mücadele amacıyla çeşitli ülkelerin bir araya gelerek bir politik kutup oluşturması değil, ABD’nin yaptırım gücünün zayıflamasından ve devasa ekonomileri nedeniyle manevra alanlarının genişlemesinden kaynaklı olarak bazı ülkelerin bu merkezkaç eğilimlerini başka bir merkezde toplaması anlamına geliyor.


Petrol ve diğer stratejik kaynaklarını geleneksel olarak devlet tekelinde tutan Rusya ve Çin’in, bu tercihlerinin “özelleştirmeye karşı kamuculuk” olarak algılanması da ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor. Bu durum Çin ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaret patlamasını da “ideolojik bir yakınlaşma” olarak görme eğilimini doğuruyor. Oysa sadece Çin Halk Cumhuriyeti ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilere bakıldığında bile, iki ayrı kutup olarak addedilen bu iki dev ekonominin oldukça yakın ilişkiler içinde olduğu görülebilir. Hatta Çin’in yıllardır ABD hazine bonolarını sürekli satın alarak ABD piyasalarındaki olası bir krizin ertelenmesini sağladığı ve hatta –biraz zorlamayla- dolaylı yoldan ABD’nin savaşlarını finanse ettiği söylenebilir. Evet, Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD’ye “derhal Ortadoğu’dan çıkma” çağrısında bulunmuştur ancak iki ülke arasındaki oldukça kompleks ticari ilişkiler, en azından iki kere düşünmeye zorlamaktadır.


Temelde Latin Amerika’nın Çin’le ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkilerin en önemli katalizörlerinden birinin ABD’ye olan ticaret bağımlılığını alternatif bir kanal açarak azaltma ve hatta tasfiye etme niyeti olduğu da söylenebilir. Ve Çin Halk Cumhuriyeti, hammadde oburu dev bir endüstriyel merkez ve sürekli gıda ihtiyacı duyan oldukça kalabalık bir pazar olarak Latin Amerika’nın ABD’ye sattığı hammadde ve ara mamullerin hepsini satın alacak potansiyele de sahiptir. Rusya’yla ilişkiler ise özellikle ABD’nin Gürcistan provokasyonuyla birlikte Rusya’nın artık kendi kabuğundan çıkmasına ve emperyal eğilimlerini açığa vurmasına neden olmasından bu yana farklı bir mecrada akmaya başlamış gibi görünüyor. Özellikle Venezüella ve Bolivya’nın ABD Büyükelçilerini kovdukları hafta Rusya’nın savaş gemileri ve uçaklarının ortak tatbikat çerçevesinde Latin Amerika ve Karayipler sularında boy göstermesi ciddiye alınması gereken bir vaka olarak önemini koruyor.  


Kısaca, genel olarak Latin Amerika’nın ilerici hükümetlerinin, özelde ise Küba’nın Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’yle gerçekleştirdiği dirsek temasları, bölgedeki ABD hegemonyasının kırılmasına katkıda bulunması ve ilerici rejimlerin nefes alabilmesi anlamında yaşamsal ve işlevseldir. Ancak Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgeye yönelik ilgilerinin büyük ölçüde ekonomik ve siyasal nüfuzlarını arttırma amaçlı olduğu göz önünde bulundurulmadığı takdirde, diğer ilerici rejimlerle birlikte Küba’nın da bir bağımlılık ilişkisinden bir başkasına geçmesi kaçınılmazdır.


Soner Torlak


Notlar

  1. Bkz. “Tersinden bir soru: Küba Venezüella olur mu? (1), Soner Torlak, 15 Eylül 2008, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2107
  2. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri –Halk Ordusu (FARC-EP)’na yönelik son dönemde Venezüella ve Küba hükümetlerinin yaptığı diplomatik ve politik girişimlere dair eleştirel biçimde kaleme alınmış bazı yazılar için Bkz. “FARC-EP silah bırakırsa…”, Soner Torlak, 11 Haziran 2008, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1937; Bkz. “Fidel Castro and the FARC: Eight Mistaken Thesis of Fidel Castro”, James Petras, 7 Temmuz 2008, http://petras.lahaine.org/articulo.php?p=1742&more=1&c=1; Bkz. “President Chavez and the FARC: State and Revolution”, James Petras, 3 Temmuz 2008; Bkz. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri – Halk Ordusu (FARC-EP): Tek taraflı insani girişimin bedeli”, James Petras, 4 Nisan 2008, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1742.
  3. FARC-EP’in barış girişimlerini James Petras kısaca anlatıyor: “1980’lerin ortasında FARC’ın çok sayıda lideri seçim sürecine katılarak, bir siyasi parti (Yurtsever Birlik) kurdular. Başarılı bir biçimde seçilen çok sayıda yerel ve ulusal yönetici ve liderleri, kongre üyeleri ve üç başkan adayları da dahil 5000 üyeleri katledildi. FARC kırsala ve gerilla mücadelesine geri döndü. On yıl sonra FARC zamanın başkanı Pastrana ile askerden arındırılmış bir bölgede müzakere etmekte uzlaştı. FARC açık forumlar topladı, devleti demokratikleştirecek toplumsal ve siyasi reformlar için politika alternatiflerini ele aldı ve özel mülkiyete karşı stratejik ekonomik sektörlerin “sivil toplum”daki muhtelif sektörlerle birlikte kamusal mülkiyete alınmasını tartıştı. Başkan Pastrana, ABD Başkanı Clinton ve daha sonra Bush’ın baskısı altında, aniden müzakereleri sona erdirdi ve silahlı kuvvetleri FARC’ın üst düzey müzakere takımını ele geçirmeleri için yolladı. ABD tarafından fonlanan ve akıl verilen Kolombiya ordusu FARC liderlerini ele geçirmeyi başaramadı ancak paramiliter Başkan Uribe tarafından izlenen “kavruk toprak” (yani: isyancılarla çatışmada, bulundukları bölge ve çevresindeki tüm yaşam ve geçim araçlarını yok etmeye yönelik kirli savaş politikası, balığı yakalamak için denizi kurutma) politikalarını sahneye koydu. FARC 2007-2008’de siyasi mahkûmların Kolombiya’da askerden arındırılmış bir bölgede karşılıklı serbest bırakılmasını görüşmeyi önerdi. Uribe reddetti. Başkan Chavez müzakerelere bir arabulucu olarak dâhil oldu.

    Fransız hükümeti ve diğerleri Chavez’i FARC rehinelerinin hayatta olduklarına “kanıt” istemeye davet ettiler. FARC Chavez’in isteğine riayet etti. FARC, üç elçi yolladı ki, bunlar Kolombiya ordusu tarafından yakalandı ve canavarca koşullar altında hapiste tutuluyorlar. FARC Chavez’in teklifine uymayı sürdürdü ve Kızıl Haç ve Venezüellalı yetkililere teslim edilmek üzere ilk mahkûm grubunu yeniden yerleştirme girişiminde bulundu; ancak Uribe’nin silahlı kuvvetleri tarafından hava saldırısına uğradılar ve böylece tahliyeyi iptal ettiler. Daha sonra, yükselen risk altında, ilk parti rehineyi serbest bırakabildiler. Fransız Dışişleri Bakanı Kouchner ve Chavez, Fransız Kolombiyalı eski başkan adayı Ingrid Betancourt’un serbest bırakılması için yeni teklifler getirdiler. Bu da, Uribe üst düzey bir ABD teknik asistanıyla birlikte ülkenin her yerinde kapsamlı bir denetimi, Reyes, Chavez, Kouchner, Larrea ve Kızıl Haç arasındaki iletişimi izlemeyi de içeren büyük bir askeri saldırı başlattığı zaman sabote edildi.” J. Petras, “Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri- Halk Ordusu (FARC-EP): Tek taraflı insani girişimin bedeli”, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1742
  4. Bkz. “Rice’ın gezisi ve ABD’nin Latin Amerika Planı”, Soner Torlak, 21 Mart 2008, http://www.mavidefter.org/anasayfa/content/view/295/54/
  5. Özellikle Küba’nın Çin Halk Cumhuriyeti’yle kurduğu ilişkinin bir eleştirisi için Bkz. “Latin Amerika-Çin ilişkileri ve Castro’nun görüşleri üzerine”, Soner Torlak, 6 Nisan 2008, Latinbilgi, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1753

Fotogaleri

EZLN Kamplarında 75 Gün

Telesur

Telesur Canlı Yayın

Prensa Latina

Latin Amerika Haber Ajansı

Bolivarsomostodos

Bolivarsomostodos
Türkçe

Bağlantılar

Desde El Sur

Ansiklopedik

Ansiklopedik Bilgiler
Wikipedia

Biliyor musunuz?
"Küba'ya 16 Eylül 2009'da resmi ziyarette bulunan Hırvatistan Devlet Başkanı Stjepan Mesic, adayı ziyaret eden ilk Avrupalı Devlet Başkanıdır."
 
  Tüm içerik kaynak göstermek koşuluyla izin almadan kullanılabilir. copyLEFT by Sendika.Org