[Anasayfa] [Hakkımızda] [Dosya] [İletişim] [Sendika.Org]
 
Ülke Arşivi:
· Arjantin
· Bolivya
· Brezilya
· Dominik Cumhuriyeti
· Ekvador
· El Salvador
· Guatemala
· Guyana
· Haiti
· Honduras
· Kolombiya
· Kostarika
· Küba
· Latin Amerika Genel
· Meksika
· Nikaragua
· Panama
· Paraguay
· Peru
· Porto Rico
· Surinam
· Uruguay
· Venezüella
· Şili


Tema Arşivi:
· Anti-ALCA & Anti-Kapitalizm hızlı okuma 7 günde ingilizce Dizi izle,full dizi izle,
· Ekoloji & Tarım escort escort bayan istanbul escortbets10seo linux hack
· Emperyalizm, Direniş & Kıtasal Bütünleşme
· Gençlik hareketleri
· Kadın & Cinsel Özgürlük Hareketleri
· Kamulaştırma
· Seçimler & Partiler
· Toplumsal Eğitim & Toplumsal Sağlık
· Yerli Halklar & Otonomi
· İnsan Hakları
· İsyan, Devrim & Sosyalizm


Yazar Arşivi:
· Alan Woods
· Christian Parenti
· Cüneyt Göksu
· Eduardo Galeano
· Federico Fuentes
· Fidel Castro Ruz
· Güneş Çelikkol
· James Petras
· Metin Yeğin
· Tom Lewis



FARC Gerilla Kamplarında Hayat: Tarihçi Ezequiel Rodríguez Labriego ile röportaj – Néstor Kohan
- - 15 Temmuz 2009

“Mutabakat yaratma fabrikasının” en önemli başarılarından birisi, bütün radikal uzlaşmazlıkları başından iptal etmesinde yatıyordu. Herhangi bir eleştirel düşünce peşinen ezilmeye calışılır, en küçük bir muhalefet ihtimali dahi sisteme yönelik sayılır.

Klasik anti-ütopik romanlardaki (Aldous Huxley`in Mutlu bir dünya, George Orwell`in 1984 ya da Ray Bradbury`nün Fahrenheit 451`i) son derece karanlık görüntülerle çocuk terörünün en zalim hikayelerini aynı kolajda karıştırarak, emperyalizmin dev iletişim fabrikaları ölümcül, karanlık, tehlikeli yeni bir hayalet ürettiler. Soğuk savaş sinemasının tipik “komunist komplo” olarak bilinen eski bostan korkuluğu yerine şimdi sözde “narko-terörist”i yerleştirdiler. Böyle tamamen amorf yeni bir şeytan icat ettiler, her yerde bulunabilen, ölçülemeyen, düşünülemeyen hatta tasarlanamayan…

Neo-markartizmden kovulmuş cadı avına çıkmış bu yeni çagdaş Lucifer (seytanla eş anlamlı kullanılmış burada, çev. notu) döneme uygun olarak farklı isimler ve çehrelerle ortaya çıkıyor. En meşhurlarından birisi de yankeelerin bütün varsayımları hesaba katarak yönettikleri savaşta ölümüne bir düşman olarak Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri- Halk Ordusu (FARC-EP)`dir.

İktidarın dezenformasyon ağlarının arkasında, kanalların, ajansların manipülasyonundan, resmi açıklamalardan,  psikolojik savaş operasyonlarından, medyatik kampanyalardan, kültürel totalitarizmden öteye FARC-EP gerçekten nedir? Bu adı sanı belirsiz gerillalarla yakından ilişki kurulduğunda acaba ne tür bir izlenim bırakacaklardı? Gündelik yaşamlarındaki alışkanlıklari nelerdi? Her gece, her sabah, her doğum gününde, her 31 Aralık`ta ne hayaller kurarlardı?

Gerillaların yaşamlarını gözümüzde canlandırmak için, Che Guevera`nın (Devrimci savaş yolculukları), Omar Cabezas`ın (Dağ, uçsuz bucaksız yeşil steplerden başka bir şeydir.) ya da Jorge Ricardo Masetti`nin (Savaşanlar ve ağlayanlar) o destansı hikayelerini okurduk. Ya da tüm bu yaşananlar üzerine tarih bilgisi, Küba, Nikaragua deneyimleri. Bununla birlikte bildiğimiz kadarıyla tarihçi Arturo Alape`nin Manuel Marulanda`nin muhteşem iki biyografisi (Pedro Antonio Marin`in yaşamları ve Düsler ve Dağlar) hariç Kolombiya devriminin bize isyancı hareketin günlük yaşamını anlatan kitapları yok. FARC son çıkan Gerilla Kız isimli film ile birlikte baslangıcı yapılan (Danimarkalı yönetmen Frank Piasecki Poulsen tarafından çekildi, internette mevcut.) bu gerçek öykülerin işlenmesini bekliyor. Gerillanın gizli ve seyyar günlük yaşamını gözler önüne seren harika bir belgesel. Korkulan, nefret edilen ya da hayranlık uyandıran ama hep bilinmeyen hayalet.

Uruguay`lı tarihçi Ezequiel Rodriguez Labriego, bu yıl Pentagon, CNN, Uribe ve vahşi engizisyoncu aşırı sağın hayali “canavarı”, Kolombiya gerillasının gündelik yaşamını direkt olarak ve canlı tanima ayrıcalığına sahip oldu.  

Bir Fransız rahip, iki Italyan sosyolog ve bir Kuzey Amerikalı gazeteciyle birlikte Rodríguez Labriego, Kolombiya Dağlarında, FARC kamplarını ziyaret etti. Orada, 21.yy`da da Yankee emperyalizmini ve onun zorba askeri üslerini Simon Bolivar, Che Guevera ve Manuel Marulanda`nın bayraklarıyla taciz etmeye devam eden bu halk ordusunun kadın ve erkek savaşçılarını gözlemleme, onlarla birlikte diyalog kurma ve yaşamı paylaşma fırsatı buldu.

Yazının devamında, Rodriguez Labriego ile yaptığımız, o komunist savaşçıların, CIA`in onları gözden düşürmek için çizdiği canavar hikayesini tersyüz eden daha cok hümanist yanlarının açığa çıktığı, 21.yy`in yeni kadın ve erkeğinin inşa edildiği, basit ama güzel günlük yaşam deneyimleri üzerine yoğunlaştığımız röportajımızı yayınlıyoruz. Uruguaylı tarihçiyle, aynı zamanda Latin Amerika`nın başka bir efsanevi savaşçısı Luis Carlos Prestes`in kızı Brezilyalı tarihçi Anita Prestes ile de konuşma şansına sahip olduğumuz  Brezilya Rio de Janerio Üniversitesinde güzel bir söyleşi yaptık.

FARC-EP`yi tanımaya oralara gitmek nereden aklınıza geldi?

Birçok nedenden dolayı, ancak temel olarak iki nedenden dolayı. Birincisi, ünlü marksist İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm`ın İlk gerillalar isimli kitabını okurken, orada çeşitli köylü gerillalarını analiz ederken FARC`ı kastederek (Hobsbawm FARC`ı birinci elden tanıyordu) Kolombiya`da “batı yarımkürenin en büyük köylü hareketi kuruluyor” dediğinde bende de merak uyandırdı. İkincisi, bu Kolombiya`yı sarmalayan ve kuşatan vahşi sessizlik –çoğu zaman iktidarla suç ortaklığına yakın- beni şaşırttığı, kızdırdığı ve çok rahatsız ettiği için. Ayrıca kendi kendime soruyorum: terörist ve savaş çığırtkanı Uribe`nin doğru söylediğine dair bir inanç güdecek miyiz? Ona inanacak mıyız? Kolombiya halkının bugün yaşadığı katliam karşısında çenelerimizi kapayıp oturacak mıyız? Bu nedenlerden dolayı, bazı tarihsel ve güncel gerekçelerden dolayı FARC`ı “Mc Carthyism” süzgeci olmadan direkt olarak tanımak istedim. Onun için gittim. Sana garanti veririm ki pişman olmadım.  

Kamplara kadar nasıl ulaştınız?  

Evet, uzun bir yolculuktan sonra. Ulaşmak o kadar kolay değildi. Günlerce otobüs, kamyon, kamyonet, katır sırtında, bir sürü dik bayır, yokuş, dere ve çay geçişleri ve sonunda dağdaki patikalara, çamur ve yağmur altında, bize eşlik eden savaşçıların Simon Bolivar`ın kahramanlık hikayelerini anlattıkları bir yolculuktan sonra yerimize ulaştık. Bolivar`in bize eşlik ettiğini düşünmek gerçekten coşku vericiydi, Latin Amerika tarihini Akademi`de öğrenirkenki alışık olduğumuz gibi yalnızca dekoratif bir figür ya da bir eğitim objesi değildi.

Bu genç gerillaların kafasında nasıl bir Bolivar imajı vardı?

Bende bıraktıkları izlenime göre, FARC`ın bu genç gerillaları Bolivar`ı kendi yoldaşlarından biri, kendi savaşçılarından biri gibi görüyorlardı. Her ne kadar Bolivar, bütün meydanlarda atın üstünde Napolyonvari fetihçi bir kahraman portresiyle heykelleştirilmiş olsa da, gerçekte, zaten savaşmış olduğu bu dağlarda atın gözünün kesmeyeceği ancak belki daha az gösterişli ve heybetli ama soylu, dik yamaçlarda iniş çıkışı ayarlayabilen katır sırtında gidiyordu. Bolivar dansetmeyi severmiydi ya da kızları görmek için ortadan kaybolur muydu diye soruyorlardı ve gülerek “Libertador (Kurtarıcı) kız arkadaşını görmeye katır üzerinde gitmez at sırtında giderdi, yakışıklı birine de öyle gerekirdi” diyorlardı. Bu savaşçılar için Bolivar, onlardan birisi gibi günlük yaşamda varolan etten kemikten bir insandı, yoksa bir bronz parçası, ölü, taştan bir heykel değil.  

Oraya varışınız nasıldı?  

Tam olarak çamura bulanmış bir şekilde! Defalarca kayarak düştük. Her seferinde savaşçılar bizi kaldırdı. Yardım etmek için uğraştılar, cesaretlendirdiler. Orada pratik bir detay keşfettik, şehirde giyilen hiçbir ayakkabı bu yerlerde işe yaramıyor. İsyancı devrimciler için 20- 30 cm çamur ve bataklıkta yürümek “normal” birşey. Çok yağmur yağdığından giymemiz için bize yağmurlukları verdiler. Daha sonraları hep duyduğum esprilerden ilki o andaydı. Fransız rahibe ve bana “otomobilin keşfinden önce katır sırtında giden birinci kuşak Batman ve Robin” isimlerini taktılar. Komunist gerillalarla ilk ilişkiyi bir espriyle açmıştık. Kapanışıda dönerken yine bir espriyle yapmışlardı, vedalaşırken: “Bu topraklar sizi selamlar ve şerefle uğurlar ama hiçkimse onunla öpüşmekten keyif almaz” diyerek gülüşüyorlardı birkez daha kayarak çamura oturduğumuzu gördüklerinde. Mizah, bütün zaman boyunca gündemdeydi.

O zaman FARC elemanlarını darbelenmiş, demoralize ve başı önde bulmadınız mı?  

Hayır! Tam tersi! Mutlu, çok yüksek bir moralde, güçlü bir inançta ve zaferi kazanacaklarından emin bir ruh halindeydiler. Bu bir poz ya da tiyatro oynama değildi. Emin görünüyorlardı. Buna bir de mizahı ve şakaları katmışlardı (kendi aralarında ve ziyaretçilerle, daima bir içten, dayanışmacı, arkadaş ve yoldaşça bir tonda ilişkileri vardı). Eğer Başkan Uribe, Kolombiya askeri istihbaratı, Silahlı Kuvvetlerin açıklamalarını ve kendi savaş görüşlerini yayınlayan büyük medya kuruluşlarının sunduğu gibi darbelenmiş olsalardı, yenildiklerini hissediyor olsalardı, imha ve bitirileceklerini düşünüyor olsalardı (ki bu herşeyden öte o kadar vahşi, acımasız ve aynı zamanda direkt o topraklarda bulunan yankeeler tarafından yönetilen bir ordu), hiç böyle şaka ve espri yapıyor olabilirler miydi? Bu genel bir hissiyattır değil mi? Mizah bir şeyi açıklıyor. Bence bu yüksek seviyede savaşçı bir moral ve halkçı bir zafere dair olan güçlü bir inancin ürünüdür.  

Kamplara giriş direkt miydi?  

Hayır, öncesinde çok dolaşmak gerekiyor. Ancak beni en çok şaşırtan onları destekleyen ve onlara imkan sunan sivil halkla olan ön ilişkiydi. Büyük medya tekellerinden yapılan resmi propaganda onları halktan kopmuş, zamanını boşa harcayan ideolojisiz silahlı çeteler gibi gösteriyor. Benim gördüğüm tam farklı bir durumdu. Ne okudum ne de birileri anlattı, kendi gözlerimle gördüm. Topluluklar, köyler, genelde işçiler, köylüler, basit elbiseler giymiş insanlar onları destekliyordu. Birçok çocuğu olan köylü kadınlar (mesela hatırladığım bir kadın çok genç, mütevazi, katırın üstünde üç çocuk, kendisi dördüncüye hamile yürüyordu). Bütün bu insanlar, siviller onlardan FARC savaşçılarından ve dağlardaki kamplarından bahsediyorlardı, ``orada yukarıda``, ``yukarıdaki insanlar`` ya da ``yoldaşlar`` diyerek…(Kolombiya`da neredeyse kimse compañero (yol arkadaşı) demiyor, herkes camarada (yoldaş) diyordu). Bunlar FARC’ın dağlardaki kamplarını kasteden kısaltılmış kavramlar. Köylüler onlara yemek, sigara vb. her türlü malzemeyi taşıyorlar. Halk desteğinden yoksun bir devrimci hareketin bu sempati ve dayanışmayı görmesi mümkün olmaz. İşte bu yüzden, gerillayı sonuna kadar destekledikleri için ordu ve paramiliterler bu kadar çok sivili katlediyor. Gözümle gördüm ki FARC’a verdikleri destek çok açık.. FARC ve onun politik faaliyet cepheleri insanlarla birlikte sosyal çalışmalar yapıyorlar: çocukları aşılıyorlar, okullar, sağlık hizmeti veren yerler, yollar, nehirlerde küçük barajlar inşa ediyorlar, köylerdeki kimliksiz çocukların yasallaşma işlerini yürütüyorlar (çünkü çok fazla kağıtsız çocuk var). Sonuç olarak FARC’ın çevresinde bir sürü aile ve çocuk gördüm. Kesinlikle bir halk hareketi.  

Kamplarda sizi nasıl karşıladılar?  

İlk kontakt güvenlik birimleriyleydi. Çamurun içinde kayıp düşmemek için sürekli önümüze bakıyorduk, bir ara kafamızı kaldırabildik ki yarım metre önümüzde kamp nöbetçileri dikiliyordu. Ordunun olası bir baskınına karşı kampın güvenliğini alıyorlardı. Onlara ilk dediğimiz ‘sizinle tokalaşamıyoruz çünkü çamur içindeyiz.’ idi. Onlarla tesadüfen karşılaşmıştık! Çıkmaya devam ettik ve sonunda komutanlık noktasına ulaştık. Orada bizi komutanlar karşıladı, son derece naziktiler. Üzeri kitaplarla dolu bir masanın etrafına oturduk. Sonra yemek getirdiler. Çok fazla kitap vardı. Yine espriler başladı. Daima güleryüzlüydüler, bu mizah beni hayli şaşırttı. Oysa ben filmlerdeki gibi çok ciddi insanlar bekliyordum, çok şaşırdım. Kolombiyalılar halk dilinde buna ‘mamar gallos’ diyorlar. Bütün bu ziyaret boyunca, her soru sorduğumda, ilk cevabın bir espri olabileceğini düşündüğümden emin olmak için tekrar soruyordum. Benim de alışmam zor olmadı, biz de şakalarla karşılık vermeye başladık (her ne kadar Avrupalı ziyaretçiler ironileri anlamakta biraz zorlansalar da). Bu genç kız ve erkek gerillalardan üzüntü, mağlubiyet ve umutsuzluğa dair duygular o kadar uzaktı.

Kampa gece mi yoksa gündüz mü ulaştınız? 

Gecenin ortasıydı, orman çok karanlıktı. Ağaçlar yüksek çok yüksekti. Bitki örtüsü çok yoğundu, bazen sis oluyordu.  

Bizim elektrik olmayan köylerdeki gibi fenerlerle mi aydınlatıyorlar kampları?

Hayır! Görmeye alışık olduğumuzdan çok farklı. Kolombiya ordusuna ABD’nin sunduğu yeni askeri teknolojiye sahip uçaklarından dolayı çok az bir ışık var. Ordunun baskısını kolaylaştıran bu yeni teknoloji, uydulardan, ajan balonlardan, insansız uçaklara kadar ormandaki duman, ısı ve ışığı anında yakalayan ve otomatik olarak uçakları bu bölgeyi bombalamaları için yönlendiren bir sisteme sahip. Bu yüzden çok az ışık kullanılıyor. Ancak bu ilk buluşmada birbirimizin yüzlerini görebiliyorduk, küçük bir lamba ve el fenerleri vardı. Daha ilk gece aniden bir gerilla ‘uçak’ diye uyardı ve herkes fenerlerini kapattı. Gerilla da sesin bir ticari uçağa mı yoksa bomba yüklü bir askeri uçağa mı ait olduğunu bilmediği için her seferinde uyarıyor.  

Müzik dinliyorlar mıydı?  

Genelde çok sessizdi, sadece ormanın sesleri; çırçır böceklerinin, yağmurun, rüzgar olduğunda dalların hışırtısı, yakındaki bir derenin şırıltısı ve uzakta dinleniyor olmasına rağmen radyodan gelen haber sesleri… Sokak dilinde gerilladaki kişiyi kastederek söyledikleri bir ‘guerrillereada’ (türkçeye gerillacılık yapan kişi olarak çevirebiliriz) haber dinliyordu. Yine de bize bir gün FARC’ın kendisi tarafından yazılan ve söylenen rock, merenge, salsa, tango, ballenato gibi farklı ritimlerde devrimci sözlerden yapılan FARC müziklerini bilgisayardan dinlettiler. Pazar günleri evet müzik var, kendileri de söylüyor, gitar, akordeon da çalıyorlar.  

İlk anlatımlar ve sohbetler nelerdi?  

Tabii ki politik konulardan başladık. Kolombiya’daki durumdan, her hafta sendikacıların, köylülerin, din adamlarının, rahiplerin, öğrencilerin vb. öldürüldüğü, kaçırıldığı, kimsenin konuşmadığı Uribe’nin işlediği bu insan hakları ihlallerinden konuştuk. Yakalanan gerillaların karşı karşıya kaldığı insanlık dışı muameleden, uluslararası dayanışmanın gerekliliğinden, güncel marksizm tartışmalarından vb, konuştuk. Ancak yatma zamanı geldiğinde başka tip hikayeler ortaya çıktı.. Ayıların, kaplanların (insanların ev hayvanlarını yiyen kaplanlar), yılanların hikayeleri… İyi ki geri dönerken öğrendim, Kolombiyalıların ‘yılan’ dedikleri, bizim Uruguay’da engerek dediğimizmiş. Ben 10-15- 20 cm lik küçük yılanlar olduğunu düşünürken meğersem bahsettikleri 2-3 metrelik olanlarmış. İyi ki yanıldığımı en son farketmişim!... Bana büyüleyici sözlü hikayelerden birini anlattılar. Bu hikayeye göre, engerekleri eliyle yakalayan gerillalardan biri bir seferinde yakaladığı engereklerle konuşuyor ve onları öldürmeden salıveriyor, onlar da kıvrıla kıvrıla uzaklaşıyorlar çünkü çok gururları kırılıyor utanıyorlar. İnsanın, gerillanın, köylülerin karşısında çok utandıkları için böyle kıvrıla kıvrıla uzaklaşıyorlar. Bu sefer biz başladık şaka yapmaya, ya şimdi bu gururu kırılmış yılanın akrabaları onun öcünü almaya gelirlerse diye… Bir de kendisine ‘el loco (deli)’ dedikleri ormanda böcek, kuş vb. hayvanlarla konuşan başka bir gerillanın hikayesini anlattılar. Dediklerine göre ‘esrarengiz’liği, disiplini ve kendini adamışlığıyla en iyi gerillalardan biriymiş, ancak ormandaki hayvanlarla konuştuğunu iddia ettiği ve tuhaf olaylarından dolayı ona ‘deli’ ismini takmışlar.  

Nerede uyuyorlar?  

Çadırlarda. Şeker kamışı yaprağı, tahta ve talaştan yaptıkları yataklarda ve yağmurdan korumak için plastik kullanıyorlar. Misafirleri rahat ettirmek için harcadıkları çabayı vurgulamak istiyorum. Orada bulunduğumuz zamanda yağmur sel gibiydi, kampta yağmurun yağmadığı tek bir gün geçirmedik. Çamur heryerdeydi. Bütün zaman yağmurun ve sisin ortasında nemli toprağın güzel kokusu yayılıyordu etrafa. Bu koşullarda bizi rahat ettirmek için büyük gayret sarfediyorlardı. Gerillalar, heran olası bir askeri çatışma ve askeri baskın durumuna uygun olarak tüm eşyaları hazır bir şekilde uyuyorlardı.  

Saat kaçta kalkıyorlar?  

Ağzımıza ilk koyduğumuz sabah 5  kahvesi. Onlar bu kahveye ‘tinto’ diyorlar. Daha sonra saat 7’de kahvaltı yapılıyor, çok yemek (mısır ekmeği, yumurta vb.). Fazla yemek sadece misafirlere ve enternasyonalistlere değil. Yaşlı bir gerilla bize FARC’ın başka ihtiyaçların yanında savaşçılara hastalıkları önleyebilmek için iyi yemek sunduğunu söylüyor, kötü beslenen bir gerilla kolay hastalanır diyor ve ekliyor: hatta ekonomik anlamda da iyi yemek bir hastalığı iyileştirmekten daha ucuza geliyor. Her savaşçının ağızdaki hastalıkları önlemek için kullandığı bir diş fırçası ve macunu var.

Gün boyunca yaşam nasıl geçiyor? Sürekli atış ve nişanlama çalışması yapıyorlar mı?  

Hayır. Ama iyi nişancılar (Düşmanları komutan Marulanda’yı ‘keskin nişancı’ diye adlandırıyorlardı). Aslında günün büyük kısmını o büyük kampta kolektif olarak çalışmakla geçiriyorlar. Çok çalışıyorlar. Mangalara göre çalışma grupları var. Odun kesiyorlar, testereyle ağaçları biçip tahta yapıyorlar, elbise, bulaşık yıkıyorlar, yemek yapıyorlar, çeşitli malzemeleri taşıyıp inşaatlar yapıyorlar. Kamplar dev kolektif işçi topluluklarına benziyor. Bu yüzden iyi beslenmeye ihtiyaç duyduklarını söylüyorlar: fiziksel olarak çok iş. Kadınlar da aynı erkekler gibi her işte çalışıyorlar. Yürüyüş sırasında içleri elbise, mermi, yemek vb. malzemelerle dolu yaklaşık 30 kg lık sırt çantalarını taşıyorlar.     

Gerillada kadınlar var mıydı?  

Pek çok! Uzun menzilli silahlar taşıyorlar (pek çok değişik tipte), FARC üniforması giyiyorlar, aynı zamanda küpeler, yüzükler takıp tırmaklarını boyuyorlardı. Erkekler ile aynı yükü taşıyorlardı ve herkes aynı derecede çalışıyordu.  

Kimler yemekleri pişiriyordu?  

Kendi deyişlerine göre Vietnam ve Küba stilinde yaptıkları ocakların olduğu pek çok mutfak vardı. Bunlara ‘rancha (kulübe)’ diyorlar. Kadınlar kadar iyi yemek pişiren erkekler gördüm, yani her iki kesim de aynı.  

Herkes aynı şekilde mi giyiniyor?  

Evet, FARC sembolünü taşıyan koyu yeşil üniformalar. Kadınlar ve erkekler, herkes, aynı muazzam derecedeki titizliğe sahipler. Bizi yürüyüşlerden dolayı çamur içinde gördüklerinde, bizimle ilgili şakalar yapıp üstümüzü değiştirmeye neden oluyorlardı. Her savaşçının kendi diktiği birden fazla sayıda üniforması var. Savaşçıların temizliği kurallar gereği. Bütün çamurun ortasında hepsi tertemiz kalabiliyordu. İnanılmaz! Eğer algım beni yanıltmıyorsa, çamurun içinde üstlerini pisletmeden yürümeyi becerdiklerinde kendilerini bir şekilde gururlu hissediyorlardı. Kendilerini bu şekilde, ormanın ortasında temiz oldukları için iyi hissediyorlardı. Hatta bize neden çamur içinde kaldığımızı sorup, ironik bir şekilde ‘ Siz çamur içinde yürümeye alışkın değilsiniz, degil mi?’ diyorlardı. Buna rağmen aynı zamanda, bütün doğallıklarıyla, bazı savaşçılar  bize şu soruyu yöneltiyorlardı: ‘ Gerçekten gerilla kamplarını ilk kez mi ziyaret ediyor sunuz?’ … sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi ...

Yani aynı şekilde giyiniyorlar, ancak çok çeşitli insanlar var. Beyaz renkli, melez, yerli, afrika kökenli kişiler, kadınlar ve erkekler gördük. Kolektif bir bütünlük içinde oldukları seziliyor. Örneğin, beyazların bir yerliye ya da afrika kökenliye yemek pişirip servis yaptığını gördüm. Herşey, ırkçı kapitalizmin ve kendi toplumumuzda çoktandır alışkın olduğumuz ayrımcılığın tam tersi bir şekilde.  

Gerillalar bütün zamanlarını çalışarak mı geçiriyorlar?  

Hayır, yemek yiyip, çalışıp ve dinlenmelerinin yanısıra, geç saatlerde yaptıkları toplantı ve tartışmalara da şahit oldum. Bu toplantılara ‘hora cultural (kültür saati)’ adını veriyorlar. Gerçekte, birbuçuk ya da iki saat sürüyor. Bir araya gelip önce haberleri dinliyor, daha sonra bunları analize ediyorlar. Sonrasında ise bir tür meclis şeklinde günlük haberler üzerine tartışıyorlar.  

Hangi tipte haberler bunlar?  

Ana olarak, Kolombiya’dan ve Latin Amerika’dan haberler. Tabii dünyanın diğer kısımlarından da haberler var.  

Ormanda ve dağ ortamında bu haberleri nasıl ediniyorlar?  

Radyodan ve televizyondan. Günde bir saat televizyon izliyorlar. Ana olarak haberler, örneğin TELESUR. Tabi Caracol TV’den de haberlere bakıyorlar, vs. Ancak bunun dışında TV filmlerini ve futbol maçlarını da izliyorlar. Yaptıkları esprilerden bir tanesini hatırlıyorum: ‘Fulano katı bir Leninist, onun için partido (İspanyolca’da partido kelimesi hem siyasi parti hem de spor karşılaşması, maç anlamına geliyor) herşeyden önde geliyor. Bu kişi şu ana dek hiç maç kaçırmadı.’  

Nasıl tartışıyorlar?  

Gruplar, mangalar şeklinde. Mangalar, savaşçı örgüt yapısının en küçük birimleri, aynı zamanda da politik hücreler (Leninist düşünce geleneğine göre hücreler, politik partinin en küçük organizasyon birimlerini oluştururlar, Nestor Kohan). İlginç olan ise, her manganın kendi komutanı olmasının yanısıra bir de politik sekreterinin olması. Bu iki görevi aynı kişi üstlenemiyor.. Bu şekilde FARC içerisinde iç demokrasi ve tartışma olanağı garanti altına alınmış oluyor. Bu anlamda, bilgilenme, eğitim ve tartışmaya yönelik kültür saatlerinde her manga bir haber sunmakla sorumlu. Bütün mangalar söyleyeceklerini ifade ettikten sonra haberler üzerine yapılan ortak tartışma başlıyor. Burada, haberler eleştirel bir zeminde analiz ediliyor. Herkes söz alıyor. Hitabeti ve akıcılığı en güçlü olandan topluluk karşısında okumak ve konuşmak karşısında en zorluk çekene değin herkes katılıyor. En dikkat çekici olan ise, karanlıkta ya da çok az bir ışıkla konuşup tartışıyor olmaları. Bu durum, Kuzey Amerikalı marksist John Reed’in bolşevik devrim tarihini yazdığı anlatıları akla getiriyor. John Reed, bu ABD’li gazeteci, Lenin’in bolşevik askerlerinin açlığa ve savaşın ortasında olmalarına rağmen haber alamamaktan ve kitap okuyamamaktan dolayı mutsuz olmalarından şaşkınlığa düştüğünü yazıyordu. Kolombiya ormanlarındaki kültür saatleri bana bu kitabı hatırlattı.  

Karanlığa rağmen neden kültür saatleri yapılıyordu?  

Savaş uçaklarının bombalama yapması olasılığı nedeniyle ve gerilla kamplarının yerlerinin uçaklardan gizlenmesi için ışık kullanılmıyor. Savaşçılar, bizlere bu kültür saatlerini aydınlıkta ve birbirlerinin yüzlerini görerek yaptıklarını, ancak Uribe’nin ‘barış’ ve ‘demokrasi’ adına savaşı daha da derinleştirip ‘Plan Patriota’ ile ayaklanmayı yok etmeye yönelik olarak son teknoloji ürünü yankee silahlarını edinmesiyle bu aktiviteleri ışık altında sürdürmenin imkanı kalmadığını anlatıyorlardı. Bu yankee askeri teknolojisi, casus balonlar ya da ormandaki ışık, nem ve sıcaklık konsentrasyonunu açığa çıkaran uydudan alınan bilgileri içeriyor. Karanlıkta yapılan tartışmaların nedeni bu. Şehirde yaşayan birine, karanlıkta ve çamurun ortasında konjunktürel bilgilerin tartışıldığı bu türden topluluklara katılmak çok tuhaf gelebilir. Böyle yaşamak büyük bir fedakarlık! Ancak herkes, bu tartışmalara büyük bir istekle, ‘mistizmle’ ve keyifle katılıyor. Yakından tanımış olduğumuz ise, FARC’ın gerçekten de son derece donanımlı, politik ve günden güne kendini yenileyen politik-askeri bir güç olduğudur.  

Yani onlar, Berlin Duvarı’nın yıkılışından habersiz ormanda kaybolmuş, bir avuç başıboş çılgın değiller (gülüşler). Hayır! Onlar çok, ama çok bilgili ve donanımlılar. Yalnızca Kolombiya hakkında değil, tabi ki diğer ülkelerle de ilgililer. Pekçok ziyaretçileri oluyor. Diğer ülkelerdeki halk mücadeleleri ile ilgili sohbetler yapıyorlar. Onlar, birer inançlı enternasyonalistler. Ayrıca, tanıdığım savaşçıların büyük bir çoğunluğu da FARC’a Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra katılmışlar. ‘Nostaljik dinazorlar’ değiller. 21. yy. ın Latin Amerikası üzerine kafa yoran, güncel bir politik projesi olan marksist,  Leninist, guevarist ve bolivarcılar. Bu bolivarcı proje, yalnızca Kolombiya’yı değil Gran Kolombiya-Büyük Anavatan, daha doğrusu bütün Latin Amerika’yı kapsıyor. FARC, dünya ile son derecede yakından bağlantılı bir gerilla örgütü oluşturuyor.  

FARC üyeleri arasında donanım farkı yok muydu?  

Açıkça söylemek gerekirse, orada bulunduğumuz süre gözönüne alınırsa bu konuda net birşey söyleyemem. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorum. İşçiler, köylüler ve öğrenciler vardı. Bazıları son derece akıcı bir şekilde düşüncelerini ifade ederken bazıları da yüksek sesle okumaktan çekince duyuyordu. Ancak herkes aynı şekilde aktivitelere katılıyordu. Herkes söz alıyordu. Konuşmaktan sıkıntı duyana değin. Kültür saatlerinde alınan roller ve görevler değişiyor, herkesin katılımıyla hergün çeşitlilik sağlanıyordu. Kesinlikle, onları çok donanımlı ve Kolombiya’da ve diğer ülkelerdeki gelişmelere karşı son derece alakadar gördüm.  

Bu söyledikleriniz savaşçılarla ilgiliydi. Peki ya komutanlar? 

İtiraf etmeliyim ki beni şaşırttılar. Daha önce gerillaların tarihi üzerine okumuş ve diğer ülkelerin politik ve gerilla liderleriyle birçok röportaj yapmış olmama rağmen, bu komutanlar beni çok güldürdüler. Dediğim gibi kendi aralarında, ziyaretçilerle (bana göre Avrupalı ziyaretçiler ironileri pek kapamadılar ama yine de katılıyorlardı) şakalaşarak yaşıyorlardı. Ayrıca şiir ve edebiyatla da uğraşıyorlar. Masalarına geldiğim bir seferinde yazar Vargas Vila (Ruben Dario kuşağından bir modernist)’nın eseri ve düşüncesi üzerine tartışıyorlardı. Komutanın masasında ‘Kant’ın saf aklının eleştirisi’ adlı kitabı duruyordu. Ayrıca orada, El Salvadorlu devrimci ve şair Roque Dalton’un kitaplarını gördüm, Mariatequi, Nietzsche, Habermas, Konstantınov’un sovyetlerin el kitabı, Saramago vb. üzerine tartıştıklarına şahit oldum. Simon Bolivar üzerine derin ve bağlı bir şekilde, onun normal bir şekilde mi öldüğü ya da öldürüldüğü üzerine tartışıyorlardı. Ayrıca Che Guevera’nın düşüncesi üzerine konuşuyorlardı. Sonuç olarak diyebilirim ki, cok birikimli, bilgili ve hazırlıklı insanlar. Her şeyden öte son derece hassaslar. Hatta ziyaretçilerden biri komutan Marulanda’nın hatıralarını sorduğunda gözyaşların tutulamadığını gördüm. Aynı zamanda, paracoların (paramiliterler) işledikleri suçlardan, insanları sakatlamak için testere kullandıklarından, halk önderlerine, yerlilere, sendika liderlerine, köylülere, üniversiteli gençlere nasıl işkence yaptıklarından ve onları nasıl katlettiklerinden bahsettiklerinde yüzlerindeki öfkeyi, nefreti, hiddeti de gördüm. Tanıdığım köylü kökenli olduğu belirgin komutanlardan birinin 6 kardeşi de öldürülmüş. Zamanında Marulanda’nın temsiliyetini yapmış bu yaşlı köylü komutanı tanıdıkça işçi ve köylü generalleriyle, İspanya iç savaşı ve devriminin tarihsel öykülerini hatırladık. Fakat yine de bütün sohbet boyunca mizah hakimdi, ‘mamadas de gallo’ ve buz gibi yüzler eksikti. Birçok şeyde müzah ve ironi. Belki de mizah, akıl sağlığının en iyi belirtisi, bu kadar zor koşullarda herhangi bir radikal mücadeleyi ileriye taşıyabilmek için kaçınılmaz bir dışavurum değil midir?  

Dağdaki yaşama nasıl katlanabiliyorlar?  

Zordur. Çok bedel gerektiriyor.. Her nekadar kimse yakınmasa ve bunu doğallıkla karşılasa da bu insanlar büyük bir fedakarlıkla yaşıyorlar. Birincisi her taraf  bulutlarla kaplı ve sürekli sivrisinek var. Her gün böyle yaşamak zordur değil mi? Onlar bunu ‘haşere’ olarak adlandırıyorlar. Mesela ‘bugün çok haşere var’ diyorlar ‘hava bulutlu’ yerine. Bu kadar çok sivrisineğin bulunmadığı alanlarda da kene y da eşek arısı var. Sonra tabii yılanlar geliyor. Kıscası FARC gerillalarının yaşamı büyük özveri ve fedakarlıkla geçiyor. Bence sadece anlamı olan ve zafere dair samimi bir inanç sunan net, gerçekçi ve uygulanabilir bir politik proje varsa bu yaşama katlanılır. Yoksa bu koşullarda nasıl yaşanabileceğini kestiremiyorum. Bu noktada da zaten FARClılar hedeflerine ulaşacaklarına eminler.  

Tuvalet işini nasıl hallediyorlar?  

Kadınlar ve erkekler ayrı çukurlar kazarak etrafını yapraklarla kapatıyorlar, tabii ki üstü açık, sürekli yağan yağmurun altında… Anti propaganda olarak diyorlar ki FARC ‘krallar’ gibi yaşıyor, ‘mılyoner uyuşturucu tacirleri’ gıbı lüks içinde dolarların içinde yüzüyorlar diyorlar. Lütfen! Ne şerefsizlik! Seni temin ederim ki, bu yankee psikolojik savaş danışmanları tarafından işlenen FARC’ın meşruluğunu bozmak, onu olası desteklerden uzak tutmak için yapılan kaba ve düşkünce bir askeri propagandadan başka birşey değil.  

FARC-EP kamplarında bütün bu gördüklerinden ve yaşadıklarından yola çıkarak nasıl bir değerlendirme yapabilirsin?  

Kampta gördüklerimi ve öğrendiklerimi hatırlayınca, herhangi bir ONG’den burs alan vasat akademisyenlerin ya da büyük tekeller tarafından finanse edilen o hiçbirşeyden habersiz gazetecilerin, o genç kadın ve erkek gerillaları nasıl ‘narkolar’ ve başka bin türlü saçmalıkla itham ettiklerini ve aşağaladıklarını düşündüm. FARC’ı karalayan bu yüreksizleri görmek beni müthiş öfkelendiriyor. Bu mantıklı ve anlaşılabilir bir şey. Herkesin kendine ait bir bakış açısı var ve bu çerçevede görüş belirtiyor. Ancak bana göre bu konuda görüş belirtecek biri önce şapkasını çıkarmalıdır. Bu kadar onur, özveri ve fedakarlık karşısında en yüksek derecede saygıyla konuşulmalıdır.  

Kişisel olarak bir sonuç belirtecek olursam, FARC’ın bu insanlarına devasa SAYGI, içten bir hayranlık duyduğumu vurgulamak istiyorum. Onları cok ciddi ve gayretkar, asıl olarak ta sosyalizm meselesine çok ikna buldum. Sadece Kolombiya’da bir sosyalizme değil bütün Latin Amerika’da ve dünyada gelişecek sosyalizmlere dair ciddi inançları var. Bana öyle geliyor ki, uluslararası dayanışmaya çok ihtiyaçları var. Aktarımlardan ya da etkilenmelerden öteye gerçekten dayanışmak esas nokta.  

Neden Kolombiya’dan bu kadar az bahsediliyor? Sizce neden dünya solu FARC’ın yükselttiği bu isyan bayrağını daha da yükseltmek konusunda isteksiz?  

Belki çok neden var. Birincisi FARC’a yönelik yürütülen dev McChartist kampanyadan. İtiraf etmeliyiz ki sol, ne düzene tuhaf gözüktü, ne de ‘iyi davranış’ sertifikası almak için FARC’tan (ve diğer radikal gruplardan) ‘uzak durulması’nı emreden resmi McChartist etkilerin içinde yer aldı. Değil mi, yoksa yanılıyor muyum? İkincisi, FARC ve ona bağlı PCCC (Kolombiya Gizli Komünist Partisi) on yıllardır belirleyiciliği ağır basan postmodernizme rağmen, mücadelesinin merkezine iktidarı almayı koyan geçmiş on yılların devrimci solculuğunda bir süreklilik gösterdi. Latin Amerika gündeminin merkezine Kolombiya koyulmadı (Daha çok Venezüella’dan, Bolivya’dan bahsedildi), çünkü bu otomatik olarak silahlı mücadelenin gerekliliği tartışmasını içerecekti. Binlerce ölü, binlerce kayıp bu korkuya neden olacaktı. Büyük korku. Kabul etmeliyiz, halen çok korku var her ne kadar açıkça itiraf edilmese ya da çok kafa patlatılmış uydurma ‘teoriler’le örtbas edilsede. Ancak artık bir şekilde bu korku yenilmeli! Yapılması gereken dayanışmayı gerçekleştirmek. Onları yalnız bırakamayız! Bu anti-komünist McChartist şantaja teslim olamayız. Ne suç ortaklığı anlamına gelen sessizliğe devam edebilir ne de kayıtsızlık rahatlığına!  

Dayanışmadan bahsederken özel olarak solu mu kastediyorsunuz?  

İllaki değil. Sadece solun değil. FARC kendini anti-emperyalist ve bolivarcı olarak ta ifade ediyor. Dayanışma ağı solculardan çok öteye olabilir. Uribe’nin savaş çığırtkanlığına ve insane hakları ihlallerine karşı olan herkes FARC’la dayanışmalıdır. Nasıl Nikaragua’da Sandinistler, El Salvador’da FMLN, Küba’da Fidel ve Che, Guatemala’da URNG, Meksika’da Zapatistalar, Brezilya’da MST ve Venezüella’da Chavez desteklenmişse, bugün de FARC’I destekleme zamanıdır. FARC bu Latin Amerika mutabakatının temel ve yeri doldurulamaz bir bileşenidir. Kolombiya halkının bu savaşımını görmezden gelmeye devam edemeyiz. FARC-EP’yi desteklemek Latin Amerika ve dünya solunun önemli bir gündemi olmalıdır.

Kaynak: bolivarsomostodos.org

 


Fotogaleri

EZLN Kamplarında 75 Gün

Telesur

Telesur Canlı Yayın

Prensa Latina

Latin Amerika Haber Ajansı

Bolivarsomostodos

Bolivarsomostodos
Türkçe

Bağlantılar

Desde El Sur

Ansiklopedik

Ansiklopedik Bilgiler
Wikipedia

Biliyor musunuz?
Küba Anayasa’sına, 2002 yılında eklenen bir maddeyle “Devrimin sosyalist karakterinden geri dönülmeyeceği” ilkesi, Türkiye Anayasasındaki 4. Madde gibi değiştirilemez hüküm olarak sabitlenmiştir!
 
  Tüm içerik kaynak göstermek koşuluyla izin almadan kullanılabilir. copyLEFT by Sendika.Org