[Anasayfa] [Hakkımızda] [Dosya] [İletişim] [Sendika.Org]
 
Ülke Arşivi:
· Arjantin
· Bolivya
· Brezilya
· Dominik Cumhuriyeti
· Ekvador
· El Salvador
· Guatemala
· Guyana
· Haiti
· Honduras
· Kolombiya
· Kostarika
· Küba
· Latin Amerika Genel
· Meksika
· Nikaragua
· Panama
· Paraguay
· Peru
· Porto Rico
· Surinam
· Uruguay
· Venezüella
· Şili


Tema Arşivi:
· Anti-ALCA & Anti-Kapitalizm hızlı okuma 7 günde ingilizce Dizi izle,full dizi izle,
· Ekoloji & Tarım escort escort bayan istanbul escortbets10seo linux hack
· Emperyalizm, Direniş & Kıtasal Bütünleşme
· Gençlik hareketleri
· Kadın & Cinsel Özgürlük Hareketleri
· Kamulaştırma
· Seçimler & Partiler
· Toplumsal Eğitim & Toplumsal Sağlık
· Yerli Halklar & Otonomi
· İnsan Hakları
· İsyan, Devrim & Sosyalizm


Yazar Arşivi:
· Alan Woods
· Christian Parenti
· Cüneyt Göksu
· Eduardo Galeano
· Federico Fuentes
· Fidel Castro Ruz
· Güneş Çelikkol
· James Petras
· Metin Yeğin
· Tom Lewis



LatinAkademi / Kölelerin Tarih Yapıcılığı: Haiti Devrimi (Birinci Bölüm) – Kerim Bilgin*
- - 20 Nisan 2010

Haiti, Latin Amerika ve Dünya tarihinde yüzölçümüyle zıt bir öneme sahip bir Karayip ülkesi. Tarihte ilk köle devriminin yaşandığı Haiti, son on yılda, Fransız ve Amerikalı yeni sömürgecilik pratikleri, seçilmiş başkanın düşürülerek sürgüne gönderilmesi, açlık isyanları ve nihayet ülkeyi yerle bir eden ve ABD’nin kıtayı militarize etmesi için uygun zemini oluşturmasıyla adını yeniden duyuruyor. Öyle ki Haiti, 1791-1804 arasında gerçekleşen devrimden bu yana her anlamda bir siyaset laboratuarı olma niteliğini sürdürüyor.

Kerim Bilgin’in 1791-1804 Haiti Devrimi’ni çözümlediği makalesi ise Latinbilgi sayfalarında ilk defa “LatinAkademi” başlığı altında yayınlanıyor – Latinbilgi.

1. Giriş: Haiti Devrimi Nedir?

2. Devrim’in Sınırlarına Değini

2.1. Saint-Domingue’i Dönüştüren Küresel İlişkilere Değini: Ticaret Kapitalizmi, Kolonyalizm ve Kölelik

2.2. Haiti’den Önce: 1492’den 18. yy.a Saint-Domingue Tarihine Kısa Değini

2.3. Haiti Devrimi’nin Maddi Belirlenimlerine Değini: Coğrafya ve Ekonomi

3. Devrimci Öznenin Rahmi: Devrim’in Eşiğinde Saint-Domingue’de Toplumsal Yapı ve Toplumsal Güçler

4. 1791’den 1804’e Devrim

4.1. İlk Perde: Çelişkilerin Çözülüşü (1789’dan 1793’e)

4.2. İkinci Perde: Çelişkiler Yumağı (1793’ten 1798’e)

4.3. Üçüncü Perde: Açılış (1798’den 1802’ye)

4.4. Dördüncü Perde: Kan Yatağı (1802’den 1804’e)

4.5. Son Perde: Kapanış (1804)

5. Sonuç Yerine: Haiti’den Sonra Haiti, Devrim’den Sonra Devrim

 

1. Giriş: Haiti Devrimi Nedir?

İşin başında ilk adımı, bu soruyu sorarak atmak gerekiyor. Olguyla kavramın iç içe geçtiği ve düğümlendiği hemen her durumda, bu türden bir soru, düğümün parça parça açılabilmesi için bir uç nokta sunar. Bu, bizim ve muhatabımızın konumlandığı bakış açısını belirginleştirmek ama daha da önemlisi bu bakış açısının nesnesiyle kuracağı ilişkinin biçimini açığa çıkarmak için işlev kazanmış bir alan belirlemedir: kavramsal alan, olgusal alan ve her iki alanın kesişimi alan. Devrim kavramı, bizi diğer kavrama yönlendirir ya da en doğrusu devrim kavramı bu diğer kavramla bütünleşiktir: tarih. Haiti sözcüğü, belirli olguların diziliminin, üst üste binmesinin ve aralarında maya tutmasının ürünü bir ülkenin adıdır. Olgusal alanla kavramsal alanın kesişiminde, Haiti Devrimi durur. Bu makalenin görevi, Devrim’in kucakladığı olgulara ve süreçlere ilişkin verileri derleyip toparlamanın ötesinde; Haiti Devrimi’nin durduğu kesişim noktasının işaretlenmesidir.

Başlıktaki sorunun, makaleye başlangıç fırsatını sunmakta kullanılmasından bir başka işlevi daha var. İncelememizin nesnesi olan “Haiti Devrimi”nin entelektüel düzlemdeki nadirliği ya da bu nesnenin entelektüelin görüş alanında az bulunurluğu. Çabamız bu nesnenin görünümlerini belirginleştirmeye yönelirken, kendini, nesnenin ne’liğine ilişkin soruyla filizlendirirse muhataplarına kendisine doğru atılacak adımın basamağını sunabilir. O halde Haiti Devrimi nedir? İlk önce olgusal alanda kalarak kısaca cevap verelim. Fransa’nın sömürgesi olan, o zaman ki adıyla Saint-Domingue’de 1791’de büyük bir ayaklanma ile başlayan ve 1804’te sömürgeci ülkeden resmi bağımsızlaşmaya varan süreçteki tarihin en geniş çaplı ve en başarılı köle isyanın adıdır. Olguları “Devrim” sepetinde görebilmek için birkaç paragraf sonra kavramsal alanın içinden de bir cevap vermek gerekecek. İki alanın kesişimindeki belirginleştirişmiş Haiti Devrimi’ni işaretlemek sonuç kısmına kalacak.

Tarihteki en büyük ve en başarılı köle isyanına karşı tarihin verdiği cevap büyük bir suskunluk olmuştur. Tarihi çekip çevirmekle meşgul beyaz efendilerin, kendi işlerine burunlarını sokan siyah kölelerin bu girişimine karşı hafifseme, görmezden gelme ve kötüleme ile yaklaşımı suskunluğun ana motifi. Bu ana motife eşlik eden, tarih yazımında tekel konumunu işgal eden Batılı tarihçilerin Haiti’de olanları nesnelliği içinde görmek ve açıklamak konusundaki isteksizliği. Bu yüzden 19 yy.da Haiti’deki zencilerin barbarlığını resmeden kitapların ve yayınların çok sonrasında, Devrim sürecini inceleyen ilk esaslı ve zamanla alanında klasikleşen çalışma, Trinidad’lı C.L.R. James tarafından ancak 2. Dünya Savaşı öncesinde yazılmıştı. James’in “Siyah Jakobenler” adlı çalışması, sınıfsal çözümleme merkezli bir Haiti Devrimi tarihiydi. James’in kitabına büyük borcu olan bir grup Amerikalı, Haitili ve Fransız akademisyenin süreci daha açık görebilmemizi sağlayan çalışmaları ise 1980’lerden sonra yer almaya başladı. Günümüzde, Haiti Devrimi ile ilgili olduğu kadar, genel olarak Haiti tarihiyle ve Haiti’nin güncel ekonomik-siyasi sorunlarıyla ilgili geniş çaplı bir araştırma literatürü yabancı dillerde oluşmuş bulunuyor. Ama bu yapıtların hemen hiçbiri Türkiye’deki kütüphanelerde bulunmuyor.

Haiti Devrimi’nin kısa bir süre içinde, küçük bir ülkede gerçekleşen veya hatta Dünya’nın uzak ve bilinmeyen bir kıyısında olup biten bir olgular teşekkülü olarak görmek incelemenin nesnesine göre ıska düşer. Haiti Devrimi, ifadenin en kısasıyla, son derece kafa karıştırıcıdır. Hemen pek çok ayrıksı örnek gibi Haiti Devrimi’ni de özel yapan, başka somutluklarda da bulunan parçaların özgül ve özgün bileşime kavuşmasıydı (Örneğin bütün kolonyal dönem boyunca yüzlerce köle isyanının çıktığı tahmin edilebilir ama yalnızca Haiti’deki Devrim’e varmıştır). Haiti örneğinde pek çok maddi ve düşünsel, üstelik kendi aralarında çelişik ve çatışmalı öğe iç içe geçer; olguların ivmesi ve tamama ermesi bu iç içe geçişteki bileşimin ortaya çıkarılmasını kolaylaştırırken kesinleştirmez. Öncelikle hangi maddi ve düşünsel faktörlerin, diğerlerine göre daha başat bir rolü böylesi bir Devrim’in gerçekleşmesinde oynadığı sorunu kendini gösterir. Bileşim; örneğin düşünsel faktörlerden Fransız Devrimi’nin mi yoksa kabile dinlerinin mi daha etkin olduğu; olguların ve kavramların özgül eklemlenmesi ile sunulduğunda, olguların karmakarışıklığını ve anlamsızlığını gideren bir tasarım sunar. Bu tasarım hiçbir zaman kesinleştirilemediğinden, Haiti Devrimi’ni ele alan pek çok araştırmacı, olayları ve olayların bütünlüğünü farklı şekillerde yorumlayageliyor. Bu, incelemenin nesnesini “nesne” kılan anlamlandırma pratikleri ile birlikte olgulara nesnenin içinde farklı açılardan bakmamızı sağlayan farklı bulgular demek. Bununla birlikte bu makale, kendi yolundan giderek, Haiti Devrimi’ne “devrim” ve “tarih” kavramlarının penceresinden bir anlam kazandırmak niyetinde.

Devrim, pek çok vakaya yönelik müsriflikle kullanılan bir kavram olarak devrim, özgün bir siyasal ilişki biçimini karşılar. Belirli bir toplumsal yapıda farklı çıkarlara sahip farklı örgütlü güçler arasındaki çelişkiler, diyalektik ilişkisellikte seyrederken karşılıklı tavizlerin, ikna etmelerin ve sindirmelerin toplumsal yapıyı yeniden-üreten iletişim kanalları olmasına karşılık; söz konusu toplumsal yapıda üst ya da hâkim olan toplumsal grubun kendisine göre astlaştırılmış ilişkisel tamamlayanının, bu iletişim kanallarını işletmeyi reddedip kendisine üst olanı yadsımakla ve alaşağı etme mücadelesiyle hâkim konuma gelmesi süreci bir devrim teşkil eder. Bu noktada “Haiti Devrimi nedir?” sorusuna kavramsal alandan da kısa bir yanıt verebiliriz: Haiti devrimi, astlaştırılmış ve baskılanmış siyah sınıfların, kendilerine hükmeden beyaz sınıfları hükümranlık yerinden ettiği, astın üstü üst olmaktan ederek onun üstlük iddiasında onu astlaştırdığı özgül bir egemenlik ilişkisi değişimidir. Egemenlik ilişkilerini tersine çeviren politik bir eylem olarak devrimin enderliğini ve değerini biraz daha iyi anlayabilmek, tarih kavramına değiniyi gerektirir.

Tarih, farklı çıkarlar etrafında örgütlenmiş toplumsal gruplar olarak sınıfların mücadelelerin tarihi olmasını, yapı içi çelişkilerin pratiklere bürünümünde beliren toplumsal yapının değişiminin ve dönüşümünün dinamiklerine borçluyken, failler örgütlü toplumsal güçler ve dinamikler onların arasındaki çekişmeler, müzakereler ve mücadeleler olur. Tarih, bize, onun yazımı ve yapımıyla onu yönlendirenlerin eseri olduğunu söylüyor. Yönetici ve hâkim sınıflar, yüzyıllar boyunca toplumlara ve topraklara damgalarını vurabiliyor; sonrasında bu toplumlar ve topraklar o damganın üzerinden görünüyor. Üst sınıflar, ellerindeki maddi ve düşünsel güçlerin ölçüsünde, astlaştırılmışları edilgenleştirip toplumsal dönüşümlerde baskın fail haline geliyor. Tarihin yapıcıları bu etkin özneler, devrime devrimi nadirleştiren bir alan bırakırken, edilgenleştirilenler yapamadıkları bir tarihin yazılmasını bekliyor.

Haiti, daha fazla zenginlik ve mülk edinme doğrultusunda yürütülen çıkar ve rant pratiklerinin yüzyıllar boyunca kendini gösteren farklı yüzlerinin altında çekilen acıların bir diğer ülkesi olarak kaldı. Bir başka ifadeyle, daha fazlasını elde etmek için ateşlenen rekabetin ve mücadelenin olabildiğince çıplak işlediği ülkelerden biri Haiti. Bu çıplaklık, kanın doğrudan akıtıldığı ve şiddetin dolaysız uygulandığı, açlığın umutsuzluk içinde ve insani taleplerin yalıtılmışlık içinde bastırıldığı sert toplumsallaşma ve toplumsal süreçler anlamına geliyor. Ama Haiti, bu acımasız hikâyeleri üzerilerinden okuduğumuz acımasızlığa yol açıcı özneleri bize veren akranlarının tersine; elimize; bu acımasızlığa başkaldıran özneyi, onun öyküsünü yine onun üzerinden okuyabilelim diye sunan nadir bir örnek; her ne kadar söz konusu özne kendisi üzerinden beslenen umutları zamanın kollarında tersine çıkarmış olsa da. İşte, burada, şimdi, bütün bir kolonyal dönem boyunca tarihi yapanlar conquistador’lar, köle tüccarları, merkantilizmin emrindeki krallar, sömürgeci güçlerin askerleri, köle sahibi beyaz efendiler olmayacak; tersine, bütün bu manzaranın içine edilgenlikle serpintileştirilmiş köleler, tarihi kendilerinin de yapabileceğini ve dolayısıyla kendi etkinliklilerini gösterecek. Haiti’deki köleler, bize, kendilerini köleleştirenleri edilgenleştirerek yaptıkları tarihi verecek.

2. Devrim’in Sınırlarına Değini

Sınır kavramıyla, düşüncenin ve eylemin ufuk çizgisini, yani maddi belirlenmişliğini ima ediyoruz. Tarihsel süreçlerin, maddi koşulların ve düşünsel formasyonların hepsi birden belirli bir olgunun veya olgular bütünlüğünün ardına yerleştirildiğinde ama aslında olgunun içinde kenetlendiğinde; her ne kadar söz konusu olgular yeni koşulları ve süreçleri yaratabilse de; bunların ışığı olguların üzerine, onların olabilirlik ve gerçekleşme sınırlarını belirten gölgeyi yaratarak düşer. Toplumların dünyasındaki dönüşümler, gökten inmediklerine ve toplumsal yapılara içsel dinamiklere göre ama aynı zamanda da bu dinamiklerin dışsal dinamiklerle ilişkiselliğine bağlı bir şekilde hayat bulabildiğine göre; bu durumda belirli maddi koşullarla ilişki içindeki ilişkisellik biçimleri, mümkün olanın, olağan olanın ve olabilir olanın sınırlarını çizer. 1492’de başlayan kolonileştirme süreci boyunca ortaya çıkan ilişkisellik biçimleri, yani, koloniye içsel ve koloniye dışsal birbirine çelişik toplumsal güçlerin serpilmesi, demografik yapıda ortaya çıkan köklü değişiklikler, kolonide yaratılan ekonomik örgütlenme, vb, Haiti’nin içinden doğacağı dölyatağını yaratan bileşimi vücuda getirir.

2.1. Haiti’yi Dönüştüren Küresel İlişkilere Değini: Ticaret Kapitalizmi, Kolonyalizm ve Kölelik

Bu kertede amacımız, olguların sistemik arka planını gözler önünde tutmaya çalışmak için bazı kısa açıklamalar yapmak. Öncelikle şunu ileri sürüyoruz: Saint-Domingue’i dönüştüren, Saint-Domingue’de Devrim’in dinamiklerini türeten kökler, ona dışsal olan okyanus ötesi gemi ulaşım ağlarıyla örülmüş bir ilişkiler sistemidir. Bu yerküresel sistem, kendisine tabi kıldığı yapılarla bağında bu yapıların içsel ilişkilerine baskın ilişkiler barındırır. Bu durumda: birincisi, tabiiyetin işlevi; ikincisi, tabiiyet ilişkilerinin işleyiş biçimi, Haiti Devrimi’nin biricikliğini işaretlemenin ilk noktası olarak açımlanmalıdır.

Ama önce: İlk düzeyde, sözünü ettiğimiz yerküresel sistem kapitalizmdir. İkinci düzeyde, kapitalizmin ticaretle belirginleştiği ticaret kapitalizmi ve ülkeler arası sömürünün ülkeleri kolonileştirerek yürütüldüğü kolonyal sömürü birbirine; 1500’lerle 1850’ler arasında denk düşer. Süreç boyunca gelişen parasal rejimle uyumlu bir şekilde ekonomik değerin sınırsızca biriktirilmesi, biriktirilebilmesi için üretilebilmesi, üretilenin biriktirilebilmesi için değiş-tokuş edilmesi gerekir. Üçüncü düzeyde, ticaret kapitalizmi, arzuladığı birikimi yaratabilmek için mevcut üretim olanaklarının ya da kapasitesinin ötesine geçmek durumunda kalmıştır. Bu durumda köle emeği, sanayi devriminin teknik üretkenlik olanaklarına sahip olmayan bir kapitalist ilişkiler sisteminin yapısal açlığını gideren yegâne unsur olarak belirdi. Milyonlarca insanın, köle sıfatı altında ve ırksal aşağılamaya maruz kalarak, çıplak ve insanlık dışı ekonomik sömürünün simgesel örtüsü olan ırksal ayrıma tabi tutularak, daha fazla biriktirmek isteyenlerin kendilerine kurduğu “Yeni Dünya”da kitlesel bir biçimde ölümüne çalıştırılarak ekonomik birikimin “verimsiz” çağında kapitalizmi serpilten besleme kanalları haline getirilmesi; dahası onların öğünler için sindirilmesi, sistemin kolonilerde yol açtığı dönüşümlerin en keskin ve ana hattıdır.

Bu dönemde binlerce Avrupalı kapitalist, metropolitan ülkelerinin sömürgeleştirdiği kolonilere gidip yatırımlar yapıyordu. Kolonilerin topraklarında plantasyon denilen büyük ölçekli üretim birimleri kuruluyordu ve plantasyon ekonomisinin devasa çarkını döndürmek için dilenildiği gibi kullanılabilecek emek girdisi, Afrika’dan getirilen milyonlarca kölenin hiçe sayılan yaşamları oluyordu. Köle ticareti ve kolonilerle Avrupa arasındaki ticaret, ayrıca tüccar kapitalist sınıfı yaratıyordu. Gelişkinleşen ve karmaşıklaşan ekonomik ilişkilerin kıvrımlarında finans kapitalistleri bitiyordu. Koloni ekonomilerinin ürünlerini ihraç etmekte ve köle ithal etmek konusundaki bağımlılığı koşullarında, ayrıca metropolitan ülkelerin ekonomik refahlarının ticari üstünlüğe dayandırıldığı durumda, tüccar kapitalistler, bu yerküresel sistemin yükselen sınıfı oluyordu. Sınıfsal çıkarları devasa bir üretim ve dolaşım çarkının dönmesine bağlıydı ve bu çarkın ana itici gücü kölelerdi.

Bu somut ekonomik ilişkiler, kendi söyleminde, ırksal ayrıma göre belirlenen bir dünya görüşü inşa etmişlerdi. Kapitalist beyazlar, siyahlar üzerinde doğal olarak sahip oldukları sınırsız hakları ve üstünlüğü, yalnızca kendilerinde bulunan bir teknik gücün tahrip edici araçlarında doğruluyorlardı. Kolonizasyon sürecinde, koloninin ve kölelerin tabiiyeti, kapitalistlerin birikimlerini artırma işlevi taşıyordu. Salt sömürülme işleviyle ve zorla tabiiyet ilişkisine eklemlenen koloniler ve köleler, bu ilişkiyi, fiziksel zorun üzerinin ırkçı söylemle kaplandığı bir biçimin içinde kuruyorlardı. Milyonların kanını binlerin emdiği bir Dünya’ya, kendisini tersten gösteren ve uygar beyazla barbar siyahın rolleriyle dönen bir dünya görüşü yayıldı. Kolonyal dönemin ırkçı söyleminin entelektüel arka planında, kültürel ve sosyal antropologlar, Dünya’yı “aşağı” ve “yukarı” “ırk”lardan oluşmuş bir biçimde sundular ve her bir grubun kendi kendini yönetme potansiyeline ilişkin inançları inşa ettiler. “İlkel gruplar” kendi kaderlerini tayin hakkından yoksun; “ileri gruplar” işe yalnızca kendi kendini yönetmenin tadını çıkarma hakkına değil, aynı zamanda aşağı grupları denetlemek ve baskılamak için Tanrı vergisi vekilliğe sahipti. Sırtını bu bilimsel dogmaya dayayan ırkçılık, sömürgeci ve ulusçu politikaları doğrulamanın önemli bir ideolojik silahı haline geldi. Bu konjonktür dâhilinde, dönemin ırksal hiyerarşi ideolojisine Haiti’nin bağımsızlığı’nın meydan okuyuşu, akıl dışı bir girişim olarak görüldü ve bu girişimin üstü tutarlı bir biçimde örtülmeye çalışıldı. Haiti Devrimi’nin sarsıcılığının hegemon dünya görüşünü alt üst eden sembolik görünümlerinin ardında çarpıcı olan, somut ilişkilerin yapılandığı ekonomi alanında, dönemin kolonyal ticaret kapitalizminin çarkının köle ticareti ve köle emeği ile dönmesi söz konusu iken Saint-Domingue’deki kölelerin bu çarka gerçek bir çomak sokmalarıydı; daha açığı, çarka somak sokulabileceğini göstermeleriydi. Haiti, yalnız bunun için dahi, beyaz elitlerin gözünde üzeri örtülmesi gereken bir çıbanbaşıydı; onların olanakları ve olanaksızlıkları tanımlama tekeline karşı bu tekeli olanaksızı olanaklı kılarak kırma cüretini gösteren bir akılsız, kârlarındaki artışın tıkanmasını izlettiren bir kâbustu.

2.2. Haiti’den Önce: 1492’den 18. yy. Saint-Domingue Tarihine Kısa Değini

Adanın ilk yerleşimcileri, sömürgecilerin amerindiyan dedikleri farklı kabilelere mensup yerlilerdi. 1492’de Christopher Columbus adayı, İspanya Kralı adına işgal etti. Bu, Amerikaların Avrupalı yerleşime açılmasında ilk adımdı. Columbus’un Espanyola adını verdiği kolonide, yağmacı ve yerleşimci İspanyollar olan conquistador’lar, yerli nüfusta katliamlar yaptı ve yerli nüfusu acımasızca çalıştırdı. İspanyol sömürgeciler yerlileri öncelikle değerli madenlerin çıkarıldığı maden ocaklarında çalışmaya zorladılar. Ayrıca 1493’te Columbus, Espanyola’ya ilk kez şeker kamışını getirdi. Bunu 1500’lerde İspanyolların inşa ettiği Yeni Dünya’daki ilk şeker plantasyonlarının kurulması takip etti. Plantasyonlarda ve maden ocaklarında yerlilerin ölümüne çalıştırılması köleleştirilen nüfusta hızlı azalmaya yol açınca, takip eden yüzyıllarda gittikçe yükselecek ve adanın demografik yapısını kökten değiştirecek Afrika’dan köle ithalatına, 1502’de başlandı. 1492’de adada yarım milyon yerli olduğu tahmin ediliyordu, 1507’de ise amerindiyan’ların sayısı 60.000’e kadar düşmüştü. Zamanın teknik olanakları düşünüldüğünde, bu kadar kısa sürede yerli nüfustaki bu erimenin üzerinde sistematik bir soykırımın damgası görülmektedir.

İspanyollar, büyük yoğunlukla adanın Doğusunda yerleşimci oluyorlardı ve daha çok çevre bölgeleri kolonileştirmekle meşguldüler. Adanın 18.yy.a kadarki asıl önemi ekonomik değil, stratejikti: Espanyola, Güney ve Orta Amerika’daki İspanyol yayılmasında merkez üssü olarak işlev gördü. Kolonyal dönemin bu ilk sömürgecileri, kolonileştirilen yerlerde düzenli bir ekonomi kurmaktansa, yegâne ekonomik kaygılarını yağmalamakla göstermek eğilimindeydiler. İspanyollar, yerli nüfusu temizlemek ve koloniye Afrikalı köle akşını başlatmakla, Haiti’nin doğuşunu hazırlayan yüzyıllara, yalnızca bir eğilimin damgasını vurdular. Koloninin demografik ve sınıfsal bileşimini karmaşıklaştıracak ve kendine özgü bir toplumsal-ekonomik yapının ortaya çıkışını sağlayacak müdahaleler, koloninin Fransızların eline geçmesiyle gerçekleşecekti.

17. yy. boyunca Fransızlar ve İngilizler, Amerika kıtasındaki İspanyol ve Portekiz hâkimiyetine karşı meydan okumaya başladılar. Bu meydan okuyuşta başlıca araç, kıtadan değerli madenler yüküyle kalka gemilere yönelik İngiliz ve Fransız korsan gemilerinin saldırılarını el altından desteklemekti. Adanın Fransız hâkimiyetine geçişinde yolu korsanlar açmışlardı. Zira adadaki ilk Fransız yerleşimciler bu korsanlar oldu. İspanyol yerleşimciler, adanın Batı kesimindeki değerli madenleri tükettikçe bölgeye ilgililerini kaybediyorlar, onların yerine yerleşen Fransız korsanlar tarımla uğraşıyorlardı. Fransa Kralı koloniyi ele geçirmek üzere hiçbir asker göndermemişti. Bununla birlikte korsan grupların liderleri, 1640’larda Fransa Kralı adına adanın Batı kesimini büyük ölçüde işgal etmişlerdi. 1697’de Augsburg Savaşı sonrasında imzalanan Ryswick Antlaşması ile Espanyola’nın Batı kısmı, resmen ve hukuken Fransa’nın toprağı oldu. Espanyola’nın başkenti olan Santo Domingo adı, İspanyol sömürgeciliği boyunca tüm adanın adı olarak kullanılıyordu. Şimdi adanın Doğusu Santo Domingo olarak kalırken, Batısı Fransız kolonisi olarak İspanyolcasının Fransızca’ya doğrudan uyarlanmasıyla Saint-Dominigue adını alıyordu. Saint-Domingue, Fransa’nın hâkimiyetinde metropolitan ülkenin gereksinimlerine uyarlanmış koloni ekonomisi ile kısa sürede en kârlı kolonilerden biri haline gelecekti.

Takip eden yüzyıllarda Saint-Domingue, iki öğenin birlikteliğinde kendi kökten dönüşümünü yaşadı. Bir yandan güçlü bir plantasyon ekonomisi inşa ediliyordu ki bu büyük ölçekli ve üretim birimleri, toplumun sınıfsal kompozisyonunun parçalı ve karmaşık bir hal almasına neden oluyordu. Diğer yandan plantasyon ekonomisini sürdürebilmek ve büyütebilmek için Afrika’dan kitleler halinde köleler koloniye taşınıyordu ki bu da parçalı ve çelişkili sınıfsal devinimin ateş kazanını hazırlıyordu. Siyah kölelerin giderek artan nüfusu, koloninin hâkim rengini, koloniye hâkim olanların zıttında dönüşüme uğratıyordu. 1687’de Saint-Domingue’inde beyazlar 4411’e 3358 sayılarıyla siyahlardan daha fazlaydı. Fakat 18 yy.la birlikte, kolonideki yapı tartışmasız bir biçimde ırksallaşmıştı. Önceki yüzyıllarda Afrikalı kölelerle beyazların birlikte çalıştığı resim, ezici bir biçimde tersine dönmüştü. Bazı yöneticilerin ve gözetmenlerin ayrı tutulması halinde bu dönemde plantasyonlardaki emek gücü Afrika asıllılara aitti. 1700’ler boyunca şeker plantasyonlarının sayıca artışındaki patlama ve şeker üretiminin Saint-Domingue’in ekonomik lokomotifi haline gelmesi, köle nüfusun sayısını dramatik bir biçimde arttırdı: 1700’lerin ortalarında yaklaşık olarak 150.000 köle ile 14.000’den beyaz varken, Devrim’in arefesinde koloninin nüfusunun %90’ı köleydi.

1690 öncesine kadar kolonide hemen çok az sayıda plantasyonu bulunurken, 15 yıl içinde 120 tanesi kurulmuştu bile ve bunların 100’den fazlasının kuruluşu 1700-1704 arasındaki dört yıllık sürece aitti. Bu yüzden 18. yy.ın ilk on yılı, sonraki 85 yıldaki sürekli ve benzersiz büyümenin ne olacağını gösteren, tam bir ekonomik patlama devinimini teşkil etti. Yüzyılın ortasında, şeker plantasyonları beş kat artarak 600’e ve Devrim’in arefesinde zirvesi olan 800’e ulaştı. Bu, koloniyi, Dünya’nın bir numaralı şeker üreticisi ve en zengin kolonilerinden biri yapacaktı. Bu ekonomik dönüşümün sürdürülmesi, büyük ölçekli üretim birimleri olan plantasyonların yoğun ve kesintisiz köle emeğine dayanmasından dolayı, büyük sayılarda kölenin koloniye ithal edilmesine bağlıydı. Böylece koloni tek başına Atlantik köle ticaretine ivme verdiği gibi, kendi kökten demografik dönüşümünü yaşıyordu.

Yalnızca 18. yy.da Saint-Domingue’e 685.000 köle getirilmişti. Yılık bazda köle ithalatı, 1790’da 48.000 köle sayısı ile zirveyi bulmuştu. Hiçbir zaman Saint-Dominque’e ne kadar köle getirildiğini tam olarak bilemeyeceğiz. Bu konudaki tahminler 850.000’de bir milyona uzanmakta. Saint-Domingue’in 8 ila 11 milyon civarlarında tahmin edilen döneme ait Atlantik köle ticaretinde %10’luk hacmi teşkil ettiği hesaplanıyor. Fransızların sistemli bir plantasyon ekonomisini, Afrika’dan kesintisizce akan kölelerin terleriyle kurmaları Saint-Domingue’i ekonomik açıdan değerli bir maden haline getiriyordu. 18. yy.ın ikinci yarısında Saint-Domingue’in nüfusu ve ekonomisi heyecan verici bir şekilde büyüme gösterdi. Fransa’nın Kanada’daki topraklarını İngiltere’ye 1763’te bırakmasıyla birlikte, Karayipler, talihini Amerikalarda aramaya koyulan Fransızlar için ana uğrak haline geldi. Saint-Domingue, kolonicileri zengin insanlara dönüştürdüğü yönündeki saygınlığıyla bölgede en çekici olan merkezdi. 1770’lerde ve 1780’lerde kahve üretiminin patlamasında bu demografik zorlayıcının rolü vardı. Şeker plantasyonlarının denetimi, merkezleri Fransa’da olan tüccar birliklerince yürütülüyordu ve yeni bir şeker plantasyonu yatırımı için uygun araziler nadirleştikçe pahalılaştıkları gibi; bu sorunu aşmak için yeni beyaz yerleşimcilerin tüccar birliklerinden aldıkları krediler çoğunlukla batıyordu ve plantasyon arazileri bu birliklere devrediliyordu. Oysa kahve plantasyonları çok daha az maliyetle işe başlamayı gerektirdiği gibi, daha da önemlisi, Saint-Domingue’de hala bolca bulunan dağlık bölgelerde kurulabiliyordu. Yeni göçlerin iticiliğiyle patlama gösteren kahve üretimi, süregelen şeker üretimine eklendiğinde, Saint-Domingue hem kahvede hem de şekerde dünyanın lider üretici haline gelmişti.

2.3. Haiti Devrimi’nin Maddi Belirlenimlerine Değini: Coğrafya ve Ekonomi

Bir tarihçi, Saint-Domingue’de coğrafyanın tarihin anası olduğunu söyler. Her bölge kendi arazi yapısına, geleneklerine ve demografik yapısına sahiptir ve tüm bunlar Devrim’in gerçekleşmesini şekillendiren etkenlerdir. Koloninin jeopolitik konumu ve arazi yapısı, politik ve ekonomik gelişmelerde kendi dokunuşunu barındırır. Koloninin coğrafi nitelikleri ve konumu ile ekonomik konumu ve nitelikleri olgularda iç içe geçer.

Saint-Domingue, coğrafi açıdan Karayiplerin kalbinde, Orta ve Güney Amerika’nın ortasında konumlanır. Bu nitelik kendini olguda dışa vurur: İspanyollar ve Napoléon, Saint-Domingue’i Amerikalardaki sömürgeci operasyonları için merkezi üs olarak düşünmüştü. Saint-Domingue, kolonyal ticaretin de merkezindeydi: karmaşık yerküresel ticaret ağının tam kalbinde konumlanıyordu. Etkin ve sürekli ticaret gemileri trafiği Karayipler ve daha genel olarak Amerikalar içindeki birimler arasında ve Atlantik’in ötesinde Avrupa ile Afrika arasında coğrafyaları birbirine bağlayan hatları örüyordu. Köleler Afrika’dan Karayipler’e geliyor, Karayipler’de üretilen mamuller Avrupa’ya gidiyor, Karayipler’de üretilmeyen aralarında lüks malların da bulunduğu mamuller Karayipler’e geliyor, bölgede yer alan kolonilerdeki bazı ihtiyaçlar koloniler arasındaki ticaret gideriliyordu. Saint-Domingue, bu karmaşık ticaret ağının en büyük tedarikçilerinden ve en büyük talep kaynaklarından biriydi. Saint-Domingue, ayrıca, yeryüzüne yayılmış üç sacayağı olan bir mikro sistemin de kalbindeydi. Bir ayak Fransa ama özellikle dönemin en büyük ticaret limanına sahip Bordeaux, bir diğer ayak devasa şeker üretimi ile Saint-Domingue, son ayak ise köle kaynağı olarak Afrika’ydı. Saint-Domingue, köle girdilerini alıp, Fransa için ucuz mamul çıktılarını sağlıyordu. Üçgenin, ekonomik zenginliği üreten dönüştürücü köşesiydi. Fransa’nın 25 milyonluk kesiminin yaşamı, doğrudan kolonyal ticarete bağımlıydı. Bu yüzden Fransız Devrimi ile patlama gösteren 18. yy.ın insanın özgürleşme mücadelesinin Nantes ve Bordeaux gibi esaslı ticaret limanlarında yaratılan servetlerin önemli bir parçası olması ironik durmaktadır. 1789’da, Ulusal Meclisi’n bin üyesinin %15’i kolonyal mülk sahibiyken, kalan pek çoğunun kolonyal ticaretle bağlı olması olası görünmektedir.

Fransız hâkimiyeti boyunca koloni, üç bölgeye ayrılmıştı: Kuzey, Batı ve Güney. Her bölge sırasıyla quartier’lere, sonra parish’lere ve en sonunda en ufakları olarak canton’lara bölünüyordu. Güney bölgesinin baş şehri ve en büyük limanı Les Cayes, Batı’nın başlıca şehri ve limanı Port-ua-Prince; Kuzey’inki ise Le Cap’tı. Başkent Port-au-Prince, Karayipler’in en önemli limanlarından biriydi. Le Cap’ın art alanı, Kuzey Düzlükleri (Plaine de Nord), Saint Domnigue’in ya da belki Amerikalar’ın en büyük ve en yoğun biçimde gelişmiş tarım alanlarını barındırıyordu. Atlantik ticaret yollarına doğrudan erişim olanağı sayesinde, bu bölgedeki plantasyonlar ağırlıkla sermayeleştirilmişlerdi ve koloninin herhangi bir yerindekinden çok daha rafine şeker üretiyorlardı. Kuzey bölgesinin şeker üretiminde lokomotifliği ve refahı, onu, en büyük köle ithalatçısı haline getiriyordu ve liman kenti Le Cap, köle tüccarları için en çekici limanlardan biri oluyordu. Haiti Devrim’i bu en zengin bölgenin düzlüklerindeki köle isyanı ile başlayacaktı. Kolonide liman ve kıyı şehirlerini geniş düzlükler çevrelerken, iç bölgelere gidildikçe yoğun dağlık alanlar beliriyordu. Saint-Domingue’in geniş düzlükleri plantasyon ekonomisi için verimli topraklar sunarken zenginleşen liman kentleri gemilerle birbirine bağlanıyordu. Ama iç bölgelere doğru gidildikçe dağlık arazi, toplumsal yapıyı bölerek iletişimi zorlaştırıyor, coğrafi farklılıklara göre kolonideki toplumsal örgütlenme ve bileşim biçimlerinde farklılıklara yol açıyordu. Örneğin bu bölgeler şeker üretimine uygun olmadığından, özellikle kahve üretiminin patladığı 1770’lerden itibaren kahve plantasyonlarının yoğunlaştığı bölgeler oluyorlardı. Güney bölgesi, Kuzey’in tersine, aşırı dağlıktı ve plantasyon ekonomisi açısından görece elverişsiz olduğu gibi, gemi ulaşımı açısından tehlikeli kıyılara sahipti ve bu yüzden ticaret ağlarının işleyişinden görece yoksun kalıyordu. Gözlemciler Güney’i koloninin en az gelişmiş bölgesi olarak tanımlarken, Güneyli plantasyon sahipleri bu durumdan ticari yalıtılmışlıklarını sorumlu tutuyorlardı. Bu yüzden daha az köle için daha fazla ücret ödüyorlardı. Arazinin bu dağlık yapısı, Devrim sürecinde isyancıların sığınakları ve yolları olurken, sömürgeci güçlerin askerlerinin bataklığı ve tuzakları haline gelecekti. Ek olarak coğrafyanın bir başka yönü, bölgenin tropikal iklimi ve tropikal iklimde baş gösteren salgın hastalıklar, kölelere dokunamazken Avrupalı askerleri kırıp geçirecekti. 

Devrim öncesi Fransız Saint-Domingue’i kendini, Dünya’nın en zengin kolonisi olarak sunmayla koloni sisteminde parlar. Koloni, 1780’lerde Fransa’nın dış ticaretinin %40’ını işgal ediyordu ve Birleşik Devletlerle, Britanya’yla, İspanyol kolonileriyle önemli ticari bağlara sahipti. Kolonin kıyı düzlüklerinde Dünya şekerinin beşte üçü, içerideki dağlık bölgelerinde ise Dünya kahvesinin yarısı üretiliyordu. Bu sıra dışı üretkenlik, ölümüne çalıştırılan kölelerin emeğine ve köle ticaretiyle beslenmeye dayanan sıra dışı ölçüde acımasız plantasyon ekonomisinin sonucuydu. Kahve, tütün ve indigo gibi mahsuller, görece daha küçük yatırımlarla üretilebilirken; şeker kamışı, arazinin düzlüğü ve genişliğinden üretim araçlarına ve geniş çaplı köle emeğine çok daha karmaşık bir yatırım alanı olduğu kadar, içlerinde en kârlı olanıydı da. Şeker plantasyonları yüzlerce kölelinin hızlı, işbölümü sıkıca düzenlenmiş ve gece gündüz devam eden kapsamlı bir kolektif çalışmanın taşıyıcısı olabilmesi sayesinde üretimlerini sürdürebilmiştir. Koloniye köle ithalatının şaşırtıcı ölçekte şişmesi ve koloninin küresel köle ticaretinin en önemli limanlarından birisi haline gelmesi ile şeker üretiminin yaygınlaşması arasındaki ilişki göze çarpmaktadır. Köleler olmadan, şeker de olamazdı. Fakat şeker de, ölümüne çalıştırıldıkları için köleler ölürken olabiliyordu. Köleler arasındaki ölümler, 1780’lerde yıl başına ortalama olarak 40.000’e ulaşmıştı. Karayipler’in incisi, Dünya’nın en berbat cehennemi haline gelmişti.

(Birinci Bölüm'ün Sonu)

*Kerim Bilgin: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bütünleşik Doktora Öğrencisi. Bu makale Doç. Dr. Filiz Zabcı’nın “Kapitalizm ve Sömürgecilik” dersi için hazırlanmış ve sunulmuştur.


Fotogaleri

EZLN Kamplarında 75 Gün

Telesur

Telesur Canlı Yayın

Prensa Latina

Latin Amerika Haber Ajansı

Bolivarsomostodos

Bolivarsomostodos
Türkçe

Bağlantılar

Desde El Sur

Ansiklopedik

Ansiklopedik Bilgiler
Wikipedia

Biliyor musunuz?
Küba Anayasa’sına, 2002 yılında eklenen bir maddeyle “Devrimin sosyalist karakterinden geri dönülmeyeceği” ilkesi, Türkiye Anayasasındaki 4. Madde gibi değiştirilemez hüküm olarak sabitlenmiştir!
 
  Tüm içerik kaynak göstermek koşuluyla izin almadan kullanılabilir. copyLEFT by Sendika.Org